Özelleştirmeye karşı işçi direnişinin simgelerinden Çetin Yelken ile söyleşi

İşçinin Kendi Partisi ile Emek ve Adalet Platformunun ortak yayını İşçilerin Sesi adına eski Bakırköy Teksif şube başkanı Çetin Yelken ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pınar Erol: Çetin abi, müsaade ederseniz samimiyetimize binaen Çetin abi diye hitap etmek istiyorum.

Çetin Yelken: Memnun olurum.

Pınar Erol: Sağ olun! İlk olarak işçiliğe nasıl başladınız, Sümerbank’ta mı başladınız? Oradan başlayalım mı?

Çetin Yelken: Bizim neslin insanlarının işçiliği talebeliği hepsi birbirine karışıktır. Ben dokuz yaşından beri yazları çıraklık yapardım. Okumaya çalışırdık. İlk sigortalı çalışmam 1976 yılında bir kauçuk fabrikasında. Daha sonra Sümerbank’a 18 yaşında girdim. Sınıf mücadelesi ile orada tanıştım.

Pınar Erol: Peki o yıllardan sendika nasıldı? Ve Sümerbank nasıl bir firmaydı,  nasıl bir işyeriydi? O günlerden başlayarak anlatır mısınız?

Çetin Yelken: Önce Sümerbank’ın bir kamu teşekkülü olduğunu söyleyerek başlayalım. Sonra sendikaların yapısını ben orada gördüm. 80’den önce biz sınıf mücadelesinin içindeydik. Kağıthane çalıştığımız yer işçi mücadelesinin olduğu bir havzaydı. Sümerbank’a geldik. Kamu sendikacılığının olması gerekenin çok çok çok uzağında olduğunu gördük. Ta 89 yılına kadar hiçbir görev almadım. 89 yılında konfeksiyona dönüşmesi itibarı ile baştemsilci oldum ve kendimizi sıcağı sıcağına özelleştirme saldırıları ile karşı karşıya bulduk. Bir anlamda biz mücadelenin içinde kora kor ateşin içinde kendimizce şekillendik diyebilirim.

Pınar Erol: Buradaki mücadelede piştiniz.  

Çetin Yelken: Piştik mi yandık mı onu bilemiyorum ama sınıfın ne olduğunu, mücadelenin ne olduğunu, sınıf ve emek mücadelesinde kimlerle yola çıkılması gerektiğini bana sınıfın kendisi öğretti. Hantal sendikal yapıyı, teslimiyetçi, uzlaşmacı, devlet yanlısı, kurallara boyun eğen, özelleştirme yapanlara kuzu hediye eden sendikaların da var olduğunu, emek için canını veren insanların da olduğunu bana mücadele öğretti.

ABD, NATO kendi yandaş sendikalarını oluşturmaya çalıştı

Pınar Erol: Evet biz de tam da bunları sormak istiyoruz size. Ama önce çok kısa o dönem, yani özelleştirme öncesinde kamu sendikacılığında ne gibi sorunlar vardı bundan da bahsedebilir misiniz?

Çetin Yelken: Şimdi çok eskiye, DİSK’in sınıf sendikacılığı yapmaya çalıştığı ve gerçekten de aç ve bakir topraklar üzerinde çok kolay yükseldiği, çünkü insanların mücadeleye ihtiyacının olduğu bir dönemde, devlet tedbirini alıyor, karşısında başka oluşumlar yapıyor. Amerika Birleşik Devletleri NATO’ya girmemizle birlikte kendi ekseninde bütün kitle örgütlerini, STK’ları, üniversite kuruluşlarını yapılandırmaya çalışırken kendi modelinde, kendi yandaşı sendikaları oluşturmaya çalışmıştır. İşte o arada benim de mensubu olduğum Türk-İş kuruluyor. Çok iyi niyetlerle kurulmuş olsa, çok iyi önderleri olmuş olsa dahi devletle bağları her kongresinde kimin nereye geleceğini devletin belirlediği, hala da böyle yürüdüğü bir yapıdır. Ama buna rağmen Türk-İş’in içerisinde mücadeleci, namuslu, dürüst, emekten yana ve işini namusuyla yapan bir sürü insan olmasını da önleyemediler. Şu anda hala böyle. Üzülüyorum.

Nasıldı? Sendikalar hep aynı: İşçiler ne zaman mücadele etmeye karar verir, yola çıkarlarsa, önderleri veya artçıları peşinden gelmek zorunda kalır. İşçiler ne zaman kaderine razı olurlarsa da sınıf düşmanları, emek düşmanları, kim olursa olsun amaçlarını gerçekleştirir. Ben şahsen şanslıydım. Biz sadece Sümerbankların özelleştirilmesine karşı mücadele etmedik. Özelleştirmenin bir politik saldırı olduğunu, emperyalizmin bize sunmak ve dayatmak istediği ekonomik, sosyal ve siyasal ve her alanda esaretimizi temin edecek projelerin başında olduğunu anlattık; çünkü Avrupa Birliği’ne, İMF’ye her gittiğimizde birinci şart özelleştirme idi. Biz şunu gördük: Düşmanımız olan sermaye bir şeyi istiyorsa bu bizim aleyhimizedir. Kendiliğinden, doğaçlama, emek ve ekmek mücadelesi veren insanlar; ki benim şansım da şu ki o insanların çoğu ilk defa iş hayatına girmişti, ekmeğin ne olduğunu, mücadelenin ne olduğunu direk koru koruna öğrendiler. Onlardan da aldığımız destekle Türkiye’de nerede özelleştirme varsa ona karşı bir politik duruş sergiledik. Ne kadar başardık? Başaramadık. Bütün KİT’ler kapandı. Biz yenildik. Kendimizi şöyle teselli ediyoruz. Yenildik ama onurlu yenildik. Aslında burada Türkiye’de sendikacıyım diyenler, sendikacılıktan para kazananlar, sendikacılıkla çocuklarını okutan herkesin sorgulaması, yargılaması gereken de bir sonuç vardır.

Biz üç hükümet döneminde de saldırıya maruz kaldık

Pınar Erol: Sümerbank’ta özelleştirme ne zaman başladı?

Çetin Yelken: Özelleştirme aslında hemen başladı. 95’te dokuma idi. Turgut Özal geçti, Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük konfeksiyonu diye açtı. Hemen akabinde özelleştirme programına alındı. İlk saldırı Tansu Çiller-Karayalçın döneminde başladı. Yedi fabrika birden kapatıldı. Ondan sonra 99’da Ecevit dönemi. Hiç bitmedi. Sonra 2002’de bunlar geldi. 2004’te son darbeyi vurdular. Yani biz üç hükümet döneminde de saldırıya maruz kaldık. PTT, Telekom, Etibank, ne varsa… Şu anda hiçbirisi yok, tüm Cumhuriyet kazanımları, kamuya ait her yer kapandı. Kimi arsa oldu, kimisi gökdelen oldu, kimi rezidans oldu. Kimi de yabancı sermayelerin eline geçti. Şu anda ülke her anlamda kuşatılmış bir durumda.

Pınar Erol: Ben sizleri çok ziyaret ederdim. Siz, Bakırköy Sümerbank’ta artık imalat da durmuştu. Özelleştirme saldırısına karşı direnen bir tür kale gibiydiniz ve imalat sürmediği halde oraya çok disiplinli bir şekilde her gün geliyordunuz. Orada çok güzel bir düzeniniz vardı, ben uğrardım ve çok severdim. İyi bir nefes alırdım oraya geldiğimde. Bu hangi senelerdi ve ne kadar sürdü?

Çetin Yelken: Tam on altı ay. On altı ay bize evde oturup maaş aldı dediler. Evde oturun deyip maaş verdiler. Biz de hayır biz evde oturup hak etmediğimiz bir maaşı almıyoruz, üretmek istiyoruz sloganıyla yola çıktık. Sanki o işletme bizimmiş gibi yola düştük. İş aradık, iş bulmaya çalıştık. İşvereni asgari işleri almaya zorladık. Yani üretmek istediğimizi tüm Türkiye’ye duyurduk, oyunu bozmaya çalıştık. Ama saldırı çok büyüktü. İşçi sınıfı kendi ayağına kurşun sıktı. Nedenini söyleyeyim. Tayyip Erdoğan’ı bize öyle bir sundular ki, sanki bu mazlumların sesi, yoksulların abisi, kimsesizlerin kimsesi diye… Biz işçi sınıfına bunu anlatamadık.

Pınar Erol: O döneme mi denk geldi tam?

Çetin Yelken: Tam o dönemdi. İlk hükümet dönemiydi. Biz o zaman şunu savunduk. Dedik ki AKP Amerika’da, batılı ülkelerde kurulmuş ve Türkiye’de yapılması gereken ama yapılamamış ne varsa son darbeyi vurmaya geliyor. Ama arkadaşlara anlatamadık.

“Zengini tutan yoksulu ezen, kardeşi kardeşe kırdıran düzen”

Pınar Erol: Kendi tabanınıza mı anlatamadınız?

Çetin Yelken: Kendi tabanımıza anlatamadık. Çünkü ben, üretmek istiyoruz diye yola çıktığımızda, 1 Mayıs 2004’e 600-700 kişiyle gittiğimizde, konuşmacımız türbanlı bir kız kardeşimizdi. İşte o gün ekmeğimiz, emeğimiz için bağıran insanların yüzde altmışı da AKP’ye oy verdiler. Şimdi ben bunu söylediğim zaman, ben politik olarak konumlanıyorum, duruyorum çünkü işçi önderliği politik olmayı gerektirir. Bu ille de klişe bir Marksist bir parti, sol bir parti değil. Ama emekten yana durmak işin namusu. Dolayısıyla emeğin karşısında kim varsa ben ona cepheden karşı çıkmak zorundayım. Bu böyle anlaşılamadı. Çünkü yaratılan imaj işçi sınıfını beş-on yıl oyaladı. Çoğu ekmeği elinden gidince anladı. Ama geç kaldı. Tabi tek hata işçi sınıfının mıydı, hayır. Sendikalar da özelleştirmenin ne olduğunu anlayamadılar bile. Hiç unutmuyorum Türk-Metal sendikasının başkanı Tansu Çiller’in yedi fabrikayı kapattığı bir dönemde Türk-Metal’in kongresine çağırdı ve ona kuzu hediye etti. Biz o sırada ekmeğimiz elimizden alınmasın diye Telekom’la dayanışma yapıyorduk, Beykoz’la dayanışma yapıyorduk. Bütün sendikal merkezleri harekete geçiriyorduk. Gördük ki işçinin kaleleri sendikalar işgal edilmişse işi çok daha zor.

Çetin Yelken

Bugün tüm KİT’ler kapandı. İşsizlik mi azaldı? Ücretler mi arttı? Tam tersine, kölelik düzenine geçtik!

Biz hakikaten, kendimiz için şöyle söyleyeyim, çarpışa çarpışa gittik. Ama sonuçta ne yaptınız diye bir genç işçi bana sorsa sonuç hiç. Çünkü benim çocuklarımın çalışacağı fabrikalar kalmadı. Bu ülke ekonomisi tamamen dışa bağımlı hale geldi. Bu ülkenin bütün değerleri, madenler… Ki biz özelleştirmede “KİT’ler vatandır, satılamaz” derken bize şunu diyorlardı: Kendi ekmeklerinin derdindeler, tabi otura otura, yata yata maaş alacaklar. Bunların derdi o. Bakın bugün tüm KİT’ler kapandı. İşsizlik azaldı mı? İşçinin aldığı maaş arttı mı? Kölelik düzenine geçtik. Çünkü kamu işçisi öyle ya da böyle örgütlüydü ve sınıfın önderliğini yapıyordu. Mücadeleyi birlikte veriyorduk. Geldiğimiz nokta itibarı ile ne düşünüyorsun Çetin abi dersen, mağlup bir kesimin mağrur bir önderi olarak emekliyiz, anlatıyoruz şöyle yaptık, böyle yaptık ama sonuç ne oldu? Sonuç savunduğumuz kalelerimiz… “Fabrikalar kalemiz, hırsızlara vermeyiz” derdik; o sloganı biz ürettik sonra da “zengini tutan yoksulu ezen, kardeşi kardeşe kırdıran düzen” diye bir slogan ürettik biz İşte bu mücadelenin sonucunda şunu gördük. Sistemin temel amacı işçileri bölerek yönetmek. Bölündük ve yenildik.

Pınar Erol: Bu noktada ben size biraz şunu sormak istiyorum. Bölündük derken siz o fabrikada da bölündünüz mü? Sizin gerçekten tam bir birlik havanız vardı. Mesela orada baştemsilci kadın arkadaşı hatırlıyorum. Temsilci kadınlar vardı. Şunu da sormak istiyorum. Gerçekten kadınların sözü geçiyor muydu?

Çetin Yelken: Tabi.

Pınar Erol: Ve de genel olarak sendikalar özelleştirmeye karşı ne yaptı? Hangi sendikalar gereğini yaptı, hangileri yapamadı? Kimi yanınızda gördünüz, kimi göremediniz?

Kadınların katılmadığı bir işçi mücadelesinin başarma şansı yoktur.

Çetin Yelken: Şimdi şöyle söyleyeyim. Biz tam anlamıyla, ortamı da uygun bulduk, sendikaların üzerimizdeki baskılarını azalttık, siyasal baskıları azalttık ve kendi uygulama atölyemizi kurduk. Ve şunu söyleyeyim. Bugüne kadar mücadele ettim, samimiyetle ettim, her şeyimle ettim ama kadınların katılmadığı bir mücadelenin başarma şansı yoktur. Kadın inanırsa başarı gelir, kadın inanmıyorsa, kadını ikna edemediyseniz mücadeleye, ana, çocuk, eş, evde ağır bir yükü var, bir de mücadelesine inanmadıysa o kazanılmaz. Peki biz ne yaptık? Biz üç tane hükümet döneminde yoğun mücadele ettik. Önce Tansu Çiller-Karayalçın hükümeti. Ondan sonra Ecevit hükümeti. Peşinden AKP hükümeti. Üçünde de değişik siyasi insanları bir araya getirdik emek ve ekmekleri için mücadele etmek için. Topladık, karar aldık, varsa bir katkım katkı sundum, sonuçta birlikte ürettik.

Kimi yanımızda gördük? İsim olarak sayacak olursam, Petrol-İş, Hava-İş, Tümtis aklıma gelenler. Bir de canı yananlar. Canı yanıncaya kadar ses çıkarmayıp seyredenler, onlar da dahil. Çok sıcak tecrübelerim var, burada hepsini anlatsam skandal olur. Ben yolda yürürken bana bir bakan telefon açtı, dedi ki “Ya sen kendini paralıyorsun, Türk-İş yönetimi geldi dedi ki Bakırköy kapansın, Malatya kalsın”. İşte anlatabiliyor muyum? Çünkü kendi Malatya’dan gelmiş. Bakış açısı bu. Bizde de bu büyük hata vardı. Herkes mevzisini korusun. Ben onlara dedim ki “bakın yarın hiçbir mevzi kalmayacak” Nitekim kalmadı. Sendikacılar şöyle dediler. İşte Bakırköy anarşist. Beykoz zaten sahil. Korkmayın size bir şey olmayacak. Değil! Hani geyik aslandan kaçıp asmaya sığınmış. Aslan geçti gitti diye başlamış asmanın yapraklarını yemeye. Yemiş, yemiş, yemiş. Aslan yorgun geri dönerken saklanacak yeri kalmamış, kabak gibi ortada. Aslan geyiği kapmış. İşçi sınıfının durumu bu. Bugün tabi konuşmak kolay ama ben vicdanen çok rahatlıkla her türlü baskıya, her türlü olumsuz şartlara, her türlü tehdide rağmen arkamdaki insanlara güvendim, onlar da bana güvendi. Ekmeğimizin sonuna kadar mücadelesini verdik. Ama ülkeyi özelleştirme saldırısından kurtaramadık.

Pınar Erol: Gerçekten özelleştirmeye karşı en samimi mücadeleyi veren bir kesimdiniz. Size şunu sorayım, siyasi yapılar ne yaptı bu konuda, sol-sosyalistler dâhil?

Çetin Yelken: Şimdi o konuda dertliyim. Yani Türkiye işçi sınıfının önünde objektif bir şekilde, mücadele içine girdiğinde, grevleri yaşamış, direnişleri yaşamış ve 1 Mayıs’lara insan taşımış, 1 Mayıs’a bütün ruhu ile inanmış, en sağcı insanları bile 1 Mayıs’a taşımış biri olarak şunu söyleyebilirim. İşçinin önünde bir sermaye var, en büyük engel. Bir de sermayenin silahlı veya silahsız siyasi yandaşları var. Ama bir de işçiyi çok seven, işçi için canını veren ama maalesef sınıf anlayışını henüz özümsememiş, sınıfı güdecek, yönetecek, yönlendirecek ve kendine ait bir kitle gören arkadaşlarım, yol arkadaşlarım var. Buradan herkes kendine pay çıkarabilir. Gerçekten samimiyetle gördük. Mesela biz Serna diye bir grev yaşadık. 8 ay Serna’da grev yaşadık. Sümerbank’ta 12 sene direniş yaptık. Hepsi de canı gönülden bizi desteklediler. Ama bizi destekledikleri kadar da bir araya gelmeyi beceremediler. Hiç değilse sınıf çıkarları için bir araya gelseydi, nasıl diyeyim, sol, sosyalist, Marksist kitleler, biz belki de daha sonra yenilecektik. Yine yenilirdik ama daha geç yenilirdik. Kimler vardı? Hepsi de o gün bizimle olan ilişkilerinde çok samimiydi.

İşte Birleşik İşçi Emekçi Partisi –BİEP, atom karınca simgemiz vardı, onların hepsini birlikte ürettik. Bir sürü arayışların içinde olduk. Ama bütün bunlarda aşırı sevgi, aşırı aşk da adamı öldürüyor ya. Sınıfa olan aşırı aşk da sınıfa biraz zarar verdi. Bu da benim kendime has tahlilim. Bunu her sendikacı yapmaz, her emekli yapmaz. Şu; Marksist hareketlerin kendi geleneklerinden kaynaklanan 70 yıldır süregelen o mücadelede günün şartlarına karşı, faşizmin ya da sermayenin veya kapitalizmin saldırılarına karşı bir arada olmayı beceremediler.

Sendikalar Şubeler Platformu toplantısında divan yüzünden 3 saat kavga edildi.

Pınar Erol: Bölünmelerden dolayı?

Çetin Yelken: Evet bölünmelerden dolayı. Mesela bugüne kadar hala işçi sınıfı aradaki kavga nedir, atıyorum örneğin TKP’nin derdi nedir, örnek veriyorum Emeğin Partisi nerededir, bu kavga niye beraberliği, birlikteliği başaramaz hala sorgular. İşçiler bunu hep sorgular ve anlayamaz. Bir gün büyük umutlarla Sendikalar Şubeler Platformu Kumkapı’da bir toplantı yaptık. Sizler de oradasınız. Bir divan tartışması yüzünden üç buçuk saat kavga ettiler. En sonunda masa sandalye birbirine girdi. Ben işçileri aldım ve gittim, anlatamadım çünkü. Abi hani hükümetin uygulamalarına karşı politik bir duruş sergileyecektik, ne oldu? Ben de dedim ki devlet aralarına ajan sızdırmış, bizim toplantımızı sabote ettiler. Şimdi bunları niye anlatıyorum? Ben her zaman söylerim, insanların samimiyeti, yol arkadaşı insana çok şey öğretiyor. Yolda bırakanlar oluyor, mücadele varsa gelip var olanlar, onun üzerinden prim yapanlar oluyor, bir de canı gönülden yol arkadaşlarımız, gönüldaşlarımız oluyor. Onlarla ilişkilerimiz hala sürüyor. O gün samimiyet kimde varsa bugün de ilişkilerimiz hala sürüyor. Fakat dedin ya kimler vardı? Bir kere haklarını inkâr edemem, DİSK sendika olarak elinden geldiğince yakın olmaya çalıştı. Samimiyet var mıydı, ayrı bir soru. Türk-İş’te de canı yananlar vardı, bir de politik düşüncesi olanlar. Mesela adam özelleştirmeye karşıysa kendinde olsun olmasın, nerede olursa destek vermeye çalıştı. Onun dışında da Türkiye’de herkes özelleştirmeyi kurtuluş sandı. İşçilerimiz de dâhil buna. Özel sektörde çalışan işçi, hürriyeti yok, 1 Mayıs’a özgürce gidemiyor, toplantılara katılamıyor, kamu işçisini kendine rakip gördü. Tabi rakip görülmesi gereken kamu işçisi değildi, onun önündeki sermaye yapıları ve sendikal jandarmalardı. Onlara güçleri yetmedi, onlar bile özelleştirme ile işletmelerin kapanması gerektiğine inandırılmışlardı. Şimdi anlıyorlar ama iş işten geçti. Ah diyorlar, ne güzel Sümerbank’lar vardı, Telekom vardı, babam Telekom’dan emekli oldu. Kendi kuşağında 72 yaşına gelse emekli olamayacak. Yani sınıf bunu bu şekilde yaşadı.

Pınar Erol: Biraz siyasete geçelim. AKP dönemi sizin orada başlamış. 18 yıldır da bir şekilde aynı hükümet, başı aynı olan bir hükümet geliyor. Nasıl görüyorsunuz? İşçilerden destek aldı.

Çetin Yelken: Hala alıyor.

Pınar Erol: Hala da alıyor. Nasıl geldi? Ne yaptı? Türkiye’yi nerden nereye getirdi? Bugün nasıl yönetiyor? Partiyle mi, şahısla mı? Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi değişikliği ile?  Ve bugün işçilerin bu hükümete yönelik tutumlarını nasıl görüyorsunuz?

Uluslararası sermayenin Türkiye’nin modeline, ruhuna, ihtiyaçlarına göre dizayn ettiği, kurduğu, kurguladığı bir iktidar

Çetin Yelken: Ben kendi görüşümle söyleyeyim. O günkü görüşüm değişmedi. Bunlar uluslararası sermayenin Türkiye’nin modeline, ruhuna, ihtiyaçlarına göre dizayn ettiği, kurduğu, kurguladığı bir iktidar. Bugüne kadar olduğu gibi. Geldi, eşek arısı sürüsü gibi, bu ülkenin bütün değerlerini yedi, içti, yuğurdu; geriye eser olarak bir sürü gökdelenler dikti, her tarafımızı beton duvarlarla çevirdi, ülkeyi 800 milyar dolar borca soktu, insanları da askıda ekmeğe muhtaç ediyor. Bahçeli bu ülkenin gidişatına son noktayı koydu, askıda ekmek. Peki insanlar şu anda bunu yeterinde anlıyor mu? Ya da muhalefetten bir çıkış var mı? Muhalefette umutla evet bu benim ihtiyaçlarımın karşılığı parti diyeceği bir yapı var mı? Maalesef. Türkiye’de emek dostu olarak insanların kitle halinde destek verdiği ana muhalefet partisine bakıyorsunuz, ben diyor bu işe yeterli değilim, dolayısıyla dostlar edindim, edindiği dostların kimisi Sorosçu, kimisi sermayeci, kimisi de geçmişin kirli insanları ama mecbur ve mahkûm oluyor. Peki bu halk ne yapsın? Bu halk inandığı insanların peşine gitti. İnce gibi adamın peşine gitti. Biz de bile bile oy verdik, itiraf ediyorum. Ama oy verirken de rezervim vardı. Nitekim haklı çıktım. Çünkü beş milyon insan takıldı umutla peşine gitti. Bu siyasi kısırlık, siyasi akamet bize bir zorunluluk getiriyor. Bir, ezilen insanların yeniden birleşeceği, buluşacağı bir merkez olacak. İki sizler işçilerin kendi partisi diyorsunuz, ben ısrarla işçilerin mücadeleci unsurlarının birleşebileceği yükselen bir sınıfsal mücadeleyi savunuyorum.

Üç konfederasyon çok lüks… Pandemi süresince işe gidemeyen işçilere 1030 lira para aldınız. Siz de sekiz aydır sendika merkezlerine uğramıyorsunuz. Peki bu pandemi döneminden maaşlarınızdan, primlerinizden vazgeçtiniz mi?

Üç konfederasyon çok lüks. Derhal bütün sendikaların mücadeleci, gelecek için kendini sorgulayan tüm unsurları birleşmeli ve yeni bir sendikal hareket oluşmalı. Biz buna 15 sene önce ihtiyaç gördük ve bunu yapmaya çalıştık. Yeni bir sendikal hareket başlattık. Tüzüğü hazırladık. O tüzüğü hazırlayan 19 şubenin 19’u da merkezler tarafından ya seçim kaybettirildi ya da şubeleri kapatıldı, görevden alındı. Şunu gördük. Bu sendikal yapıların, bu hantal yapılarıyla sendikaların sınıfa verebileceği hiçbir şey yok. Çok net söylüyorum. Benim görev yaptığım sendika da dâhil tüm sendikalar yeniden yapılanmalı. Maaş için sendikacılık olmamalı. İşçiler hesabını sormalı. Ben 2300 lira alırken benim haklarımı temsil eden sizler ne alabiliyorsunuz? Ya da neden bu maaşı alabiliyorsunuz? Bakın çok somut bir örnek vereyim, pandemi süresince işe gidemeyen işçilere 1030 lira para aldınız. Siz de sekiz aydır sendika merkezlerine uğramıyorsunuz. Peki bu pandemi döneminden maaşlarınızdan, primlerinizden vazgeçtiniz mi? Hayır! İşçiler, insanlar, işsizler, köylüler perişan hallerde. Bakın herkes bir şekilde yola çıkıyor. Her yola çıkan polis jandarma ile karşılaşıyor. Hiç kimse demiyor ki hani bu senin köylün, bu senin işçin, bu senin işsizin, bu senin madencin yahu! Kör kalmış, sakat kalmış, sekiz yıldır tazminat bekliyor ve gitmiş sana oy vermiş son seçimde. Yüzde 65 oranında sana oy vermiş. Ve sana oy vermiş, sakat kör kalmış insanın haklarını engellemek için jandarmayı dikmişsin. Aslında herkes bir şeyleri sorguluyor ama birleştiren unsurlar yok. Birleştiren unsurlar da ya sendikalar, ya STK’lar, ya üniversiteler olabilir ama hepsi içi boşaltılmış. Yeniden bir sınıfsal mücadeleye acil ihtiyaç var. Onun için de önce sınıfa ihtiyaç var. İşçi olduğunu kabul eden, gururla ben emekçiyim diyebilen bir kitleyi yok ettik. Kompleks sahibi oldular, hep söylerim, sizler sınıf sınıf dedikçe, dedim ki o sınıfı bir tek ben mi göremiyorum? İşçi var, emeği ile geçinen insan var, yerin 400 metre derininde madende çalışan insan var ama işçi olduğunun bilincinde olan, gururla ben emekçiyim diyen insan var mı? Ben sendikacıyım demem hiç hayatım boyunca çünkü sendikacılık meslek olamaz. Sendikacılık geçim kapısı olamaz. Siyaset ve sendikalar geçim kapısı olursa işte kavga böyle olur. Ben emekli Sümerbank işçisiyim diyorum. Çünkü benim onun dışında onur duyacağım hiçbir şeyim yok.

Pınar Erol: Yani 80 sonrasında işçiler işçi olma bilincinde değillerdi, işçi olmaktan çıkmak istiyorlardı bunu mu söylüyorsunuz?

Çetin Yelken: Evet evet. Mesela ben hep söylerim. Biz hep bekâr girdik. Şimdi bir kız bir erkekle tanışıyor. Gidiyor diyor ki ne iş yapıyorsun? Römayözcüyüm diyor.  Römayöz ne, bir makinenin adı. Veya overlokçuyum diyor. Ben diyorum ki gururla bir kıza ben işçiyim diyemiyorsanız siz hiçbir şeyi hak edemiyorsunuz. O kızı da hak edemiyorsunuz o evliliği de hak edemiyorsunuz. Bu belki sınıfsal çok spesiyal bir tespit ama maalesef gerçek. Biz 80 öncesi gururla işçi kimliğimizi kullanıyorduk. Herkese işçiyiz diyorduk. Ama bugün insanlar konfeksiyonda çalışıyor 18 saat, hayalinde bir tek şey var, 10 makinelik bir taşeron, fason firma kurmak. İşte biz o insanları Özal’la birlikte ona mahkum ettik. Hayallerini bile yok ettik. Bizim ütopyalarımız vardı, hayallerimiz vardı, marşlarımız şarkılarımız vardı birliğe kardeşliğe dayanışmaya paylaştıkça çoğalmaya dair. Ama şimdi onların hiçbiri kalmadı. Bireyci, bana neci, kendine çeper ören küçük küçük emek yoğun yerler var.

Pınar Erol: Aslında bugün ekonominin geldiği noktada o hayaller de kalmadı, bir atölye açarım, para kazanırım hayali de kurulamıyor. Peki bugün için siz ne önerirsiniz? Siz sendikada çok farklı görüşte, her kesimden işçiyi bir araya getirdiniz. Aynısı siyasette nasıl yapılır? Bugün nasıl yapılır?

Çetin Yelken: Şimdi biz onu siyasette denedik, olmadı.

Pınar Erol: Ne yanlış yapıldı?

Biz AKP’ye karşı mücadele ederken, onlar AKP’den gelen makamlara, mevkilere, parıltılara koşarak gittiler.

Çetin Yelken: Yoldaşlarımız yanlıştı. Yani şöyle söyleyeyim. Türkiye’de acilen siyasi kurguların merkezleri imha edilmeli. Siyaset dizayn edilirken halkın içinden tabandan tavana doğru örgütlenme yapılmadı. Ben parti kuruyorsam kurucu arkadaşımı kendim seçmeliyim. Türkiye’de siyasi partilere bakınca, bizim Has Parti maceramız var; pehlivan tefrikası gibi, anlatsam…

Pınar Erol: Anlatmak ister misiniz?

Çetin Yelken: Şimdi çok güzel çok iyi niyetlerle Has Parti’de bir maceraya girdik. Hatta beni sık sık Şadi (Ozansu) hoca şunla eleştirir. Yıllarca bizim partiye gelmedin, koşa koşa Has Parti’ye gittin. Ama Has Parti’de çok önemli bir şey -bizi cezbeden- vardı. Türkiye’de laikleri, sekülerleri, Alevileri CHP’ye, dindarları da AKP’ye mahkûm eden bu siyasal anlayışa bir son verebilir miyiz? İnsanlarla, emek, ortak değerler, bağımsızlık konusunda kolkola gelebilir miyiz? Biz bu hayallerle gittik. Onlar da ilk düzlükte sattı gittiler. Bundan hiç müşteki değilim. Yezit’in altınlarına koşan Küfe halkı düşünsün onu. Ben hep öyle düşünürüm. Biz inandık, gittik, mücadele ettik; onlar AKP’den gelen makamlara, mevkilere, parıltılara koşarak gittiler. Biz yine olduğumuz yerde kaldık. Ama bu böyle olmamalı. Çok acilen siyasal ve sendikal mücadele yeniden örgütlenmeli. Ama kökü Otpor ‘a dayanmayan, Soros’tan destek almayan, kapitalizmin, sermayenin çevre unsurlarının yemine gelmeden, bağımsız, bu toprakların üzerinde yükselen, kimin kimle neden beraber olduğunu bilen bir omuzdaşlığa ihtiyaç var. En son Gezi olayları, bizim çok çok çok önemle tekrar masaya koyup tartışmamız gereken son yirmi yılın tek unsuru . Özelleştirmede yenildik. Sendikal alanda bütün ne kadar işçi düşmanı varsa sendikaları onlara kaptırdık. Ama hiç değilse son Gezi olaylarında o samimiyetle, yürekten, gönülden akarak inançla giden insanların nasıl bir avuç kitle tarafından yönlendirilip mücadelenin nasıl tam istemediğimiz yerde kesilmesini sorgulamamız gerekir.

Pınar Erol: Sizce Gezi niye yenildi?

Çetin Yelken: Gezi niye yenildi? Gezi aynı nedenlerle yenildi. Örgütsüzdü. Herkesi korkuttu. CHP de dâhil. Sosyalist hareketler de. Bunlar kim, nerden geliyorlar? Kavrayamadılar. Birileri fırsatçılık yaptı. Yağmur yağıyorken leğenimi doldurayım hesabına girdiler. Sonuçta herkesin egosu tatmin oldu. Mutlu oldu. Toplumsal deşarj oldu. Hemen çevrelendi. Uluslararası sermaye ile AK Parti bunun pazarlığını yaptı ve Gezi mağlup oldu.

Pınar Erol: Biraz da beyaz yaka katıldı ama mavi yaka işçisi katılmadı aslında değil mi?

Sendikalar “Bu mücadele taleplerimiz için bu biçilmiş kaftan” deyip Gezi’yi sahiplenselerdi, Gezi’de mağlup olmazdık. Halk kazanırdı.

Çetin Yelken: Şimdi bu mavi yakalıların katılacağı bir yer değildi; çünkü mavi yakalıların örgütleri tereddüt ettiler. Bu nedir, ne değildir? Onlar uyanıncaya kadar da Gezi bitti zaten. Eğer ilk gün, ilk on gün CHP’nin tereddütleri de dâhil, sendikalar evet kardeşim taleplerimiz için bu biçilmiş kaftan deyip, acaba Erdoğan kızar mı diye sağa sola bakmayıp, Gezi’yi taleplerle sahiplenselerdi, Gezi’de mağlup olmazdık. Halk kazanırdı. Çünkü o gün en sağından en soluna ilk on gün tam bir halk hareketiydi. Ondan sonra şekillendi. Devlet araya girdi. Nifakçılar girdi, bölücüler girdi. Bölücüler dediğim devletin kendi bölücüleri. Halkın tepkisini çekecek, desteği kesecek ne varsa uyguladılar. Gezi örgütsüz ve sahipsizdi. Otpor vardı. Başka vakıflar vardı. Onlar da desteğini çekince… Çünkü örgütsüz kitle ne olur? Ya polis copunu yiyince dağılır. Ya hapse atılınca çözülür. Ya da gaz atılınca, gözü kör olunca dağılır. Çünkü oğlum niye gittin, niye gözünü kaybettin diyen anneye bir cevabı yoktur. Çünkü örgütlü değil. CHP tereddüt etti, acaba devlet bunu kendi mi yapıyor dedi. Acaba hükümet kendini güçlendirmek için mi yapıyor? Benim bile hem gittik, destek verdik hem de zaman zaman tereddütlerim vardı. Biz komplo teorisyeniyiz ya. İşte sendikalar, üniversiteler, kitle örgütleri bizim bildiğimiz insanlar önderliğini yapsaydı bu böyle olmazdı. Bu benim fikrim tabi. Bu konuda bir anım var. Zeki (Kılıçaslan) hocamla Gezi’yi geziyoruz. Zeki hocamın eski yoldaşlarından birisi. Kim bilmiyorum. Bolerasını takmış, top sakallı. Çadır kurmuş. Oraya yazmış: Devrim İzleme Komitesi. Kimse yok. Çadır bomboş! Dedim, hocam devrimi yapmışsınız. İzleme komitesini kurmuşsunuz ama ortada komite üyeleri yok. Nerede? Çevre temizliğine gitmişler. Yani şunu anlatmak istiyorum. Ütopya çok güzel bir şey. Ama biz sınıfın içinde yetiştiğimiz için biraz rasyonalistiz. Yani ayakları yere basmadan, kimin yönlendirdiğini bilmeden hareketlere biraz tereddütlü yaklaşırız. Ben sonuçta oraya şöyle gittim. Türkiye’de bir baskı var. Müthiş bir sermaye kaybı var. Bütün değerler yok ediliyor. Toplumsal baskı var. Büyük bir kitle kendini ötelenmiş hissediyor. Hadi bu bizim sesimiz olsun. Gittik destekledim ama tereddütlerimiz de sonuçta bizi haklı çıkardı.

Egemenler Türkiye’yi son 40 yıldır böyle kontrol ettiler. Kâh kimlik kâh din siyasetini yükselterek toplumu böldüler.

Az önce saydım. Sendikalar, devlet, sistem, güvenlik ama iki düşmanı daha var sınıf mücadelesinin. Biri kimlik mücadelesi, biri de din inanç siyaseti. Sınıf mücadelesinin önünde en büyük iki engel bunlar. Maalesef egemenler Türkiye’yi son 40 yıldır böyle kontrol ettiler. Kâh kimlik siyasetini yükselterek, kâh din siyasetini yükselterek toplumu bölünmüş kıldılar. Şimdi ben Erzincanlıyım. İliç’te bizde bir maden var, dünyanın en adi şartlarında altın çıkarılıyor ve Kanadalı bir firma çıkarıyor. Diyorum ki bugüne kadar sustunuz. Sonuçlarını görmemiştiniz. Bakın sonuçlarını görüyorsunuz. Kanada da bize ambargo uyguluyor. Oradaki bir Türk mühendis aktardı, Kanadalı firma “Türkler dünyanın en aşağılık insanı” demiş. Hadi bunda birleşin. Bakın ölçüm yapılmış. Dünyanın en öldürücü siyanür havuzu İliç’de. Hadi gelin ya. Bırakın Alevi Sünni tartışmasını. Alevi de ölüyor, Sünni de ölüyor. Zaten Alevileri sürdünüz, Aleviler kalmadı. Ölenlerin, orada kalanların çoğu da Sünni. Birleştiremedik. Sanki oraya gitmek, madene karşı çıkmak AKP’ye karşı çıkmakla özdeşleştiriliyor.

Şunu söylüyorum, Marksist örgütlerin samimi iyi niyetli ama olumsuz katkıları var. Sermaye zaten örgütlü alabildiğine gırtlağımıza basıyor. Ama bir de iki önemli unsur. Kimlik siyaseti ve din siyaseti. Bu da sınıf mücadelesinin önündeki en büyük engel.

“Bu Sümerbanklılar, türbanlısı da aynı, Alevisi de aynı, solcusu da aynı. En ufak bir şeyde isyan ediyorlar!”

Sümerbank işçisi en sağından en soluna kadar kendisinde barındırıyordu. Ama gittikleri her yerde o mücadelenin getirdiği kimlikle öyle bir hak aradılar ki, bir gün bir tapu müdürü bana şöyle dedi: Abi bu Sümerbanklılar geldi dedi, türbanlısı da aynı, Alevisi de aynı, solcusu da aynı. En ufak bir şeyde isyan ediyorlar. O kültürü aldılar.

Ben de şunu ısrarla savundum. Ben sınıfa borçluyum. Başka kimseye borcum yok. Aileme de yok, çocuğuma da yok, komşuma da yok, akrabalarıma da yok. Ama beni ben yapan işçiler. Benim can güvenliğimi işçiler sağladı. Sendika, devletin derin güçleri kara propaganda yaparken benim tutuklanmamı işçiler önledi. Onun için benim sadece ve sadece işçi sınıfına borcum var. Bu borcumu da ancak şöyle öderim.

Nefesim yettiğince anlatıyorum. Bunun tek yolu çok güçlü mücadeleci unsurları bir araya getirmek. 1965 Türkiye İşçi Partisi modeli…

 Nefesim yettiğince anlatıyorum. Bunun tek yolu çok güçlü mücadeleci unsurları bir araya getirmek. Peşinden, Türkiye’de tek denemiş 1965 Türkiye İşçi Partisi modeli. Onun dışında elde edilmiş hiçbir başarı yok. Mücadeleler de dâhil. Grevler de dâhil, işte DİSK’in övündüğü grevler.  12 Eylül oldu, TKP güdümlü bir sendikanın neler yapabileceğini gördük. Dağıldı gitti. Bir aydınımız anlatıyor, biz diyor Selimiye’de yatıyoruz. İkide bir sıkıyönetim komutanlığı ilan ediyor işte Ali Veli aranıyorsunuz gelin teslim olun. Sendikacı diyor eline almış valizi ben teslim olmaya geldim diyor. Biz orda yatıyoruz sendika bizi kurtaracak diye sendikacılar gelip gönüllü olarak teslim oluyor. Yani o kitlesel sınıf hareketi bile 12 Eylül’de şunu gördü. Ben her zaman şunu söylerim. 12 Eylül oldu, Türkiye’de sol ve devrimci hareketin mayasının tutmadığını gösterdi. Dağıldılar. Kimi kaçtı Avrupa’ya. Kimi buralarda süründü. Kimisi samimiydi, işkenceler gördü gözünden kulağından oldu. 12 Eylül’de Türkiye’de devrimci ve sol hareketin yeterince örgütlü olmadığını, 28 Şubat da Müslüman olmadığını gösterdi. Yani bunlar sistem tarafından denenen şeyler. 28 Şubat’ta 900 İslamcı gözaltına alındı; önderleri koşa koşa Amerika’ya gitti, teslim bayrağı ile anlaştılar ve AKP kuruldu. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum. Sorunumuz örgütsüzlük ve samimiyetsizlik.

Pınar Erol: Yani hem örgütlülük olacak, hem samimiyet olacak diyorsunuz.

İnsanı ötelemeyen, dışlamayan, emeği ile geçinen herkesin kabul gördüğü bir hareket…

Çetin Yelken: Hem örgütlülük, hem samimiyet, hem de hedef olacak. İnsanı ötelemeyen, dışlamayan, herkes, emeği ile geçinen herkes bu harekette hiçbir dışlama görmeden kabul görecek. Bunu nasıl yaparız? Biz eylemlerimizde bunu yaptık ama ömrümüz kısa sürdü. Ben hep onu söylerim. O mücadele ruhu Türkiye’nin de kurtuluşuydu. Alevi Sünni, Kürt Türk, Karadenizli Egeli hiçbir ayrım yapmadan o mücadelenin potasında zaten şekilleniyor. Bambaşka bir şekil alıyor. 

Pınar Erol: Sümerbanklılar olarak dostluklarınız, diyaloğunuz devam ediyor.

Çetin Yelken: Ediyor, ediyor. Çok iyi ediyor. Niye? Geride bir tek dostluklar kaldı zaten. Dayanışma kaldı. Ben hala Sümerbank’ta doğmuş çocukların düğünlerine gidiyorum. Beni çağırdıklarında çok mutlu oluyorum. O gönül bağımız sürüyor. Bundan sonra ne olmalı? Onların çocukları için bir şeyler yapmalıyız. Biz kendimiz için yapacağımızı yaptık. Ama o çocuklara borcumuz var. Sınıfa da borcumuz var. Sınıf dağılmış. Her biri bir yerde. Sizler de geçmişte yaşadıklarımızdan ders çıkararak yeniden yola çıkarken elbet size de iş düşüyor.  Niye size söylüyorum, en çok size nazım geçiyor. Çünkü en samimi yakınlığı ben sizlerden gördüm. Sizler derken kimi kastettiğimi anlıyorsunuz. Ben bunu herkese de söylüyorum. Benim görevim inandığımı söylemek. Herkes benim gibi düşünmek zorunda değil. Ama yaşadığımız tecrübe şunu gösteriyor. Ezilen insanların mutlaka yeniden kapitalizme, sermayeye ve içerideki baskılara karşı yeniden örgütlenmesi gerekiyor. Bu ne 80’li yılların sanayileşme karşısındaki örgütlenmesi kadar kolay, ne de 60’lı yıllarda kendiliğinden gelen hürriyetlerin Avrupa’daki yükselen dalganın etkisiyle örgütlenme kadar kolay. Çok daha zor. Çok aşırı tecrübe istiyor, çok aşırı inanç istiyor, çok aşırı birikim istiyor. Bu sendikalar bu yapılarıyla, bu STK’lar, bu partiler asla buna karşılık veremez.  Çünkü Türkiye’deki tüm hareketlerin kökenine bir bakıyorsunuz ki bir şekilde dışarıda. Yani ne var? Emek de örgütlenmeli dışarıdan da olur ama öyle değil işte.

Pınar Erol: Yani işçi sınıfı mücadelesinin, partisinin enternasyonal boyutu olsa da öncelikle yerelde ayağını yere basması gerektiğini mi söylüyorsunuz.

Yerel olmadan enternasyonalizm olmaz

Çetin Yelken: Evet yerel olmadan enternasyonalizm olmaz. Yerelin yoksa enternasyonal sadece bir ağacın dalları meyvesi gibidir. Sadece o da değil. Şu anda Türkiye’de tarikatlar yoluyla korkunç bir İngiliz hakimiyeti var. Dokuz bin İngiliz şirketi 300’ün üzerinde basın ve yayın kuruluşu adı altında en soldan en radikal dini akımlara kadar korkunç bir İngiliz hegomonyası var. Tarikat ilişkileri var. Alevi hareketleri de var. Yani Türkiye’de inançla sınıf mücadelesi veren bir kişinin el attığı her yerde bir soru işareti var. Şimdi biz Anadolu insanıyız. Bana göre de Türkiye’de sınıf mücadelesi yükselecekse Anadolu Aleviliği de bunun temel bir nosyonu olmalıdır. Ama bir bakıyorum adamın biri geliyor diyor ki biz o bildiğin Alevilerden değiliz. Hangi Alevilerdensiniz? Avrupa Alevileri Bilmemne. Bağımsız olmayan hiçbir fikir Türkiye’de hiçbir hedefe varamaz. Paraları, fonları hovardaca kullandılar. Ama Kürt hareketinde ama sosyalist hareketlerde. O fonlar eridi bitti. O ülkeler Türkiye’nin egemenleri ile uzlaştılar. AİHM’den Avrupa Parlamentosu’na kadar hiçbirine sesinizi duyuramıyorsunuz. Çünkü niye? Onların amacı emperyalist çıkarlarını sağlamak. Gazın akışını sağlamak, petrolün gelişini sağlamak. Onları sağladıktan sonra buradaki insanlar, madenciler kimin umurunda? Geldiğimiz nokta bu.

Pınar Erol: Bugün işçiler hükümeti destekliyor mu hala, nasıl görüyorsunuz?

Bir korku imparatorluğu oluşturdu, çok karanlık yoldaşları var.

Çetin Yelken: Nasıl görüyorum? Çok üzgünüm. Türkiye’de kalan artık inanç, idealizm, yandaşlık kalmadı. Çıkarlar, çıkar ilişkileri. AKP’nin artık insanlara vereceği bir şey kalmadı çıkardan başka. 200 binden fazla insan sadece Bakırköy-Başakşehir civarında çalışmadan hesaplarına para yatıyor. Bunları çok yakın zamana kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi onlardayken, firmalara finanse ettiriyorlardı. Ben yakından biliyorum. Vakıfbank’ta hesaplara yatar, nerden geldiği bilinmez. Bir de partiye giderler ukala ukala, kaç çocuğun var, yalan söylemiyorsun değil mi, isimler alınır, çocuk işe girecek, partiye gelecek üç ay çalışacak, göreceğiz samimiyetini, senin face’in, instagram’ın izlenecek, ondan sonra karar verilecek. Zaten iş de yok, yalan söyleyip oyalıyorlar. Sonuçta ilişkiler bu seviyede. Büyük bir bıkkınlık var. Şey gibi, kumdan kale gibi. Alttan suyu almış almış, ya bir babayiğit gelecek bir tekme atacak dağılacak, ya da içindekiler kaçalım, kale yıkılıyor diyecekler. Bence bitmiş ama karşısında bir örgütlü muhalefet olmadığı için maalesef gücünü muhalefetten alıyor.

Bir korku imparatorluğu oluşturdu, çok karanlık yoldaşları var. İşte Alaattin Çakıcı’dan, Korkut Eken’den, Mehmet Ağar’dan, Süleyman Soylu’dan partner yaptı. Bu AKP’nin kuruluş felsefesinin de bittiğini gösterir. Geriye mevcut haklarını korumak için her yolu deneyecekleri bir durum kalır. Gerekirse iç savaş kargaşası çıkaracaklar, ayan beyan, korkuyla varlar.

Pınar Erol: Peki AKP parti olarak hükümette bir unsur mu yoksa böyle şahsi, ailevi veya MHP hatta Perinçek’in bile içinde olduğu bir hükümet mi var? Hükümet kim, kimlerden oluşuyor?

Çetin Yelken: Hükümet yok. Karanlık dönemlerdeki çıkar grupları var. Tek adam sistemini isteyen güçlerin gelmiş olduğu nokta. Savaş çıkarırlar hesap soramazlar, faili meçhuller olur hesap soramazlar. Türkiye’de ben 6-8 Ekim olaylarını yüreklice tartışın desem kim tartışabilir? Kimse tartışamaz. Ama ben o gün biliyorum ki, çok açık söyleyeyim ister yayınlayın, ister yayınlamayın, şu anda Türkiye Cumhuriyetinin egemenleri ile İmralı’daki zat ve etrafındakiler, İngiltere, Norveç maalesef müşterek davranıyorlar. Kime karşı? HDP’de Türkiyelileşme, artık kimlik siyaseti ile bir yere varılmıyor diyen unsurlara karşı. Ayhan Bilgen’i sen de tanıyorsun, ben de tanıyorum. Çocuğu Mazlum-Der’den beri izliyorum. Asla bu durumu hak etmiyor. Ama ben o gün çıktım yazdım Ayhan Bilgen’i ben tanıyorum, kefilim diye anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Nerden tanıyorsun? Hüda Kaya. Fikirlerine katılmam ama samimi ve bu amaçla girdi. Ama o gün girerken de, lafı gelmişken söyleyeyim çatı projesine karşı çıktım Pınar kardeşim. HDP, EMEP işte Akın Birdal’ın partisi. Dedim ki olmaz. Neden olmaz? Kimlik siyaseti ile emek siyaseti aynı yerde yürümez. Siz olsanız olsanız güçlü sermayenin yanında ancak binek taşı olursunuz dedim. O gün bana çok gücenmişlerdi.

Çözüm, samimi insanların bir araya gelmesinde… İşçi kitlesi ile işçi mücadelesi ile yeniden bir dinamizmde

Şunu anlatmaya çalışıyorum. Biz yaşadık, tecrübe ettik. İstiyoruz ki yeniden yeniden yanılmayalım. Çözüm mü? Çözüm samimi insanların bir araya gelmesi. Geçmiş klişe ayrılıklardan, nedensiz düşmanlıklardan arınıp bir Kurtuluş Savaşı ruhuyla bir araya gelmek mecburiyeti var, başka yolu yok. Gelir mi; ben umuyorum. Biz denedik. Denediğimiz oranda da başarılı olduk. Bundan sonra da yılmayacağız. Dediğim gibi benim yaşadığım topluma borcum var. Başka da kimseye borcum yok. Ama benim bütün yoldaşlarım Göcek’ten başlayıp Datça’ya kadar rakı masalarını kurup devrim türküleri söylüyorlar. Ben de onları davet ediyorum. Şimdi türkü söylemek zamanı değil. Bu ülke her alanda gerçek bir saldırı ile karşı karşıya. Bırakın yazlıklarınızı, bırakın gelin büyük şehirlerde, işçi kitlesi ile, işçi mücadelesi ile yeniden bir dinamizm yaratın diyorum.

Pınar Erol: Çetin abi güzel bir yere geldik, burada da kapatalım son sözlerinizle o zaman ne dersiniz?

Çetin Yelken: Tabi kapatalım. Son çağrım da yazlıkçı devrimcilere olmuş olsun.

Pınar Erol: Tamam çok güzel, burada kapatalım o zaman. Çok teşekkür ediyorum tüm aktardıklarınız için.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir