Eğitim Sen’in “Tarihi Kongresi” ve Bizi Bekleyen Gelecek

Mahir Hamdi SARI

Eğitim-Sen Genel Kurul Delegesi

Emekçilerin ve halkın devletin nerdeyse hiçbir kurumuna güvenmediği, doğru ve sağlıklı bilgi almak için TTB, KESK gibi örgütlere kulak kabarttığı bir dönemdeyiz. Bütün toplumun ve kamu emekçilerinin hiç olmadığı kadar gözünü sendikalara, meslek örgütlerine diktiği bir süreçte Eğitim Sen’in bu kongreden güçlenerek çıkmasını beklerken ne yazık ki tarihinde hiç olmadığı kadar yara alarak çıkmıştır.

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) 28-29 Kasım tarihlerinde tarihi bir kongre gerçekleştirdi. Kongrenin “tarihi kongre” olmasının nedeni pandemi koşullarında gerçekleştirilmiş olmasından değil. Kongrede yaşanan olaylar, disiplin kararlarını sonuca bağlayan ihraç kararları, sendikanın delege sayısı olarak ikinci gücü olan Devrimci Sendikal Dayanışmanın (DSD) mevcut genel başkanın öncülüğünde salonu terk etmesi, yeni yönetim kurullarının kayıtlı delegelerin %38’inin tercihi ile belirlenmiş olması… Bütün bunlar 11. Genel Kurulun ne derce tarihi bir yerde durduğunu sanırım yeterince anlatıyor. Ama en önemlisi Eğitim Sen (ve dolayısıyla KESK’in) bundan sonra izleyeceği siyasal-sendikal hattın bir eksen değişikliğine gideceğine dair emarelerden dolayı bu kongrenin son derece tarihsel bir dönemeci temsil ettiği kanısındayım.

Sırasıyla gidersek; pandemi şartlarında kongrenin yapılıp yapılmaması tartışması son bir haftayı kapsayan bir tartışmadır. Mevcut MYK’da bununla ilgili bir tartışmanın yaşandığına dair şubelere öncesinde herhangi bir bilgi verme ya da görüş sorma olmamıştır. Oysa bu şartlarda kongrenin ertelenmesi doğru bir talepti. Çekilme kararının olmadığı bir durumda bile katılımın yeterli düzeyde olamayacağı bilinen bir gerçekti. Delege iradesinin en fazla yansıyacağı bir zaman aralığında kongrenin yapılması gerekirdi. Kongre günü yayınladıkları bildiride pandemi koşullarında kongrenin yapılmasının doğru olmadığını deklare eden DSD grubunun son hafta böyle bir talebi dillendirmiş olması kafalarda soru işaretleri oluşturmuştur. Mevcut genel başkanın da içinde yer aldığı MYK’da öyle bir tartışma olduysa bunu örgüte sorması gerekirdi. Bu haliyle son günlerde bu tartışmayı açmak yürütülen pazarlıklarda olumsuz sonuç alındığı için erteleme talebinin dile getirildiğini gösterir. Ki sendikada çoğunluk olan Demokratik Emek Platformu (DEP) bu tartışmayı böyle açıklamaktadır. DEP’in kongreyi bu koşullarda yapma ısrarı ise bir başka yönüyle yine pazarlıkların bir sonucu olduğunu akla getiriyor.

Kongreyi tarihi bir kongre olarak belirleyen bir başka konu ise yirmiye yakın üye hakkında açılan disiplin soruşturmalarının kongrede karara bağlanmış olmasıdır. Eğitim Sen’in kurumsal işleyişi açısından sendika üyeliğinden ihraç kararlarında yetkili tek yer Genel Kurul’dur. Sendikal işleyiş ve kurumsal kimlik açısından bu kurulların tüzük çerçevesinde işletilmesi oldukça doğaldır. Oylanan ihraç kararlarında mali yolsuzluk, taciz ve şiddet gerekçeleri vardı. Bu tür eylemler sendikanın ilgili disiplin suçları maddelerinde ihraç gerekçesidir. Dosyaların bir bölümü sendikada faaliyet gösteren başka bir sendikal anlayışa sahip üyeleri kapsadığı için bunun bir siyasal tasfiye kararı olduğu algısı oluştu. Çoğulculuğu kuruluş ilkelerinin başına yazan Eğitim Sen’in bir grubu tasfiye etmesi kabul edilemez. Aynı şekilde hiçbir grubun da kendi eylem ve tarzını sendikaya dayatması da kabul edilemez. Bu kafa karışıklığını ortadan kaldırmak için oylama öncesinde bu tartışmaların açıklığa kavuşturulması gerekirdi. Yine hazırlanan disiplin dosyalarının her birinin ayrı ayrı ele alınması elzemdir. En önemlisi ise halen cezaevinde olduğu için çıkıp kürsüde suçlamalar karşısında kendini savunamayacak olan üç üyenin de ihraç edilmiş olmasıdır. En azından bu üyelerin dosyaları ertelenebilirdi.

Mevcut genel başkanın da aralarında bulunduğu DSD grubunun kongreyi terk etmesi ise başlı başına tarihi bir olaydır. Sendikanın en önemli kurucu unsurlarından olan ve şimdiye kadar birkaç defa genel başkanlık dâhil her dönem yönetimlerde yer almış olan bir gruptan bahsediyoruz. DSD grubu yayınladığı bildiride pandemi koşullarında bu kongrenin yapılmasının doğru olmadığını belirttikten sonra çoğunluk olan DEP grubunun yönetimleri ve sendikanın politikasını dizayn ettiğini vurgulayarak bir protesto gerçekleştirdi. Eğitim Sen ve KESK’te yıllardır delege gücü fazla olan grupların, yönetimleri yaptıkları dönemsel ittifaklarla belirlediğini zaten biliyoruz. Peki bu süreçte öncekilerden farklı olarak nasıl bir süreç yaşanmıştır? Kongreyi terk etmek, yapılan eleştiri ve öngörüler için mücadele vermenin de gereksiz görüldüğünün bir ifadesidir. DSD grubunun bundan sonra izleyeceği tavır sendikamızın geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir. Hâkim anlayışa karşı getirilen eleştirilerin ve altı çizilen sorunların bertaraf edilmesi için nasıl bir mücadele hattı izleneceği son derece önemlidir. Genel başkanın salonu terk etmesi ise ayrıca etik bir sorundur. 3,5 yıldır sendikanın temel politikalarının yürütücüsü olan, sendikanın görünen yüzü olmuş (ki özelikle pandemi sürecinde başarılı bir performansı vardı) bir genel başkanın delegelere ve üyelerine karşı sorumluluğu vardır. Grubu terk etme kararı alsa bile yeni yönetim belli olana kadar başkanın o salonda kalması daha doğru bir tavır olurdu.

Gelelim benim için bu kongreyi asıl tarihi kongre yapan duruma. Sendikanın yönetimlerini ve politik hattını dizayn eden DEK grubu kongre salonunda bir broşür dağıttı. Bu broşürde kendi siyasal tezleri ve değerlendirmeleri var. Bu tezlerin her birinin oldukça tartışmalı olması bir yana özellikle sendikalar üzerinden yapılan tespitler yeni bir yönelime işaret ediyor. Broşür neredeyse emek-sermaye çelişkisini reddederek başlıyor: “proleter denen unsurun tek başına emeğiyle değer yarattığını, daha sonra bir nevi sahibi olan sermayedarın para ve diğer araçlarının karşılığını bu değerden kar olarak kopardığını bilimsel bir tespit gibi ileri sürme, ekonomizm yaklaşımının temelidir…” tespitini yaptıktan sonra, “temel çelişkinin devletli uygarlıkla demokratik uygarlık arasında” olduğunu belirtiliyor! Metnin bütününe sendikaları tarihsel olarak kuruluş amaçlarından soyutlayarak, bir emek örgütü değil, sivil toplum örgütü olarak kurgulayan bir yaklaşım hâkim. Pek çok yerde “kapitalizmin yeni bir evresi”nde “klasik marksist teorinin yetersizliği”nden, “klasik marksizmi aşmak”tan bahsediliyor. Sendikal mücadelede demokrasi ve özgürlük mücadelesini o kadar öne çıkarıyor ki sendikaların asli görevi ve varoluş amacı olan emek mücadelesi nerdeyse görünmez hale getiriliyor. Broşürde geçmiş sürecin bir eleştirisi de yer alıyor. Bir özeleştiriden çok özellikle sendikada temsil edilen Türkiye sosyalist hareketinin bütün bileşenlerine karşı oldukça öfkeli ve suçlayıcı bir dil kullanılmış. Özellikle KHK’lar, kayyumlar ve barış sorunu gibi konularda Türkiye sosyalistlerinin yeterince ses çıkarmadığını, pasif kaldığını dile getiriyor ve bütün bir sosyalist hareketi devletçi ve kapitalizmin solu olmakla suçluyor. Bu söylem ve tarz DEP bileşenlerinin Eğitim Sen ve KESK içerisinde yıllardır çeşitli derecelerde ittifak yaptığı, başta DSD ve Emek Hareketi olmak üzere Türkiye sosyalistleriyle bir yol ayrımına gideceğini de gösteriyor. Zaten yönetimlerde kapıları kapatarak bunu fiiliyatta göstermiş de oldu. Eğitim Sen’in olmazsa olmaz talebi olan bilimsel, laik, anadilde ve kamusal eğitim talebinin tartışmaya açılması son derece tehlikeli ve sendikanın temel değerlerini dinamitleyen bir gelişmedir. Bu talepler arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi kurmadan bütün olarak savunulması gerekir. Demokratik Emek Platformu’na destek veren tabandaki pek çok üyenin de bu gelişmeden rahatsız olacağını düşünüyorum.

DEP’in hazırlamış olduğu listeyle seçilen yeni MYK eğer önümüzdeki süreçte bu programı hayata geçirmeye çalışırsa zaten pamuk ipliğiyle sendikaya bağlı pek çok eğitim ve bilim emekçisinin alacağı tavır endişe vericidir. Tabandaki temsil gücü ve meşruiyeti tartışmalı (DSD’nin çekilmesi ve Emek Hareketi’nin de seçimlere katılmaması sonucu 511 kayıtlı delegenin 193’ünün oy kullandığı bir kongreden bahsediyoruz!) bir MYK’nın önümüzdeki süreçte atacağı adımlar çok önemlidir. Bu sendikanın kurucu unsurları olan ve sınıf ve kitle sendikacılığını savunan herkesi ciddi bir mücadele bekliyor demektir. Eğitim Sen üyelerinin ve aktivistlerinin gruplar arasında yaşanan tartışmalardan farklı olarak ortak değerlerimize ve taleplerimize sahip çıkacağını umuyorum. Çünkü özellikle pandemi sürecinin bütün çıplaklığıyla açığa çıkardığı çelişkiler bize tarihsel sorumluluğumuzu yeniden hatırlattı. O nedenle “Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz!” sloganı tam da bu günleri anlatıyor.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir