Emeğin Penceresinden Yeni Anayasa Tartışması

Onur Bucak, İKEP Üsküdar temsilcisi

Geçtiğimiz ay ülkenin ana gündemini kaplayan Boğaziçi direnişi çevresinde gelişen olaylar AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın yeni anayasa çıkışıyla yeni bir safhaya geçmiş durumda. Muhalefet partileri kamuoyunun Boğaziçi direnişine verdiği büyük destek nedeniyle şimdilik bu tartışmaya temkinli yaklaşıyor ancak utangaç bir tavırla da olsa yeni anayasaya göz kırpıyorlar.

Bu noktada muhalif basında Erdoğan’ın bu adımına ilişkin farklı yorumlar yapıldı. Bu yorumların içerisinde AKP genel başkanının tekrar cumhurbaşkanı seçilebilmesinin yasal alt yapısını oluşturmaya çalıştığı, bu yeni anayasanın oluşturacağı kanuni çerçeve sayesinde meclis çoğunluğunu elde tutarak iktidarda kalmaya çalışacağı ve hatta toplumsal gerilimleri tırmandırarak ülkeyi genel bir kaos haline sürüklemek suretiyle serbest seçimleri fiilen ortadan kaldırmaya teşebbüs edeceği gibi çeşitli yaklaşımlar görmek mümkün.

Biz bu yazıda Erdoğan’ın ortaya attığı bu tartışmanın bir gündem değiştirme, ya da koşullardan istifade ederek İslamcı iktidarının içinde bulunduğu yönetememe krizinden sıyrılabileceği manevra alanlarını yaratma teşebbüsünden ziyade, elbette bu yan faydaları da saklı kalmak koşulu ile, hangi esas ihtiyaçlar ve zorunluluklardan kaynaklandığını ortaya koymaya gayret edeceğiz. Öncelikle yeni bir anayasa ihtiyacının gerçek bir gündem olup olmadığına göz atmakta yarar var. Ana muhalefet partisi CHP’nin halihazırda bir anayasa çalışması olduğu, yıllardır koltuğunun altında bir anayasa taslağı taşıdığı zaten biliniyor. Diğer muhalefet partileri de “güçlendirilmiş” parlamenter sisteme geçiş adı altında yeni bir anayasa çalışmasına katkıda bulunmaya hazır olduklarını ihsas ediyorlar. Ancak, başta CHP olmak üzere muhalefet tarafından dile getirilen çekinceler ülkenin yeni bir anayasaya ihtiyacı olup olmadığı sorusunun özüne işaret etmekten ziyade, AKP’nin 12 Eylül 2010 ve OHAL şartlarında girilen 16 Nisan 2017 referandumları süreçlerinde ve sonrasındaki tutum ve uygulamaları nedeniyle kamuoyunda oluşan güvensizliğin dayattığı bir mecburiyetten kaynaklanıyor gibi görünüyor. AKP açısından bakıldığında, ilk etapta, fiili olarak çıkmaza giren ve artık bir devlet krizine dönüşmüş olan yeni rejimin sürdürülebilir bir teknik/idari altyapıya kavuşturulmasının hedeflendiği söylenebilir. Öte yandan, AKP haricindeki siyasi partilerin bu çalışmaya AKP sonrası için bir hazırlık gözüyle baktıkları anlaşılıyor. Bu aşamada tartışmamız gereken ilk konu bu çalışmanın AKP’nin önerisiyle ve Erdoğan’ın patronajında yapılmasının meşruiyeti olup olmadığıdır. Kamuoyu nezdinde bir inandırıcılığı bulunmayan, topyekûn kendi idaresinde bulunan ve halk arasında “havuz” medyası veya yandaş basın olarak anılan propaganda aygıtlarının, artık trajik olarak adlandırabileceğimiz yoğun çabalarına rağmen toplumu ikna etme gücü kalmamış, üstelik içinde bulunduğumuz fiili anayasa krizinin baş mimarı olan bir siyasi partinin, bırakın yeni bir anayasa çalışmasının parçası olmayı, yeni anayasa önerisinde bulunma ehliyetinin bile bulunmadığını kabul etmemiz gerekir. Şimdi bu ehliyetsizliğin nereden kaynaklandığını AKP’nin ikinci döneminden bu yana vuku bulmuş önemli tarihsel dönemeçleri hatırlayarak ortaya koymaya çalışalım.

Fethullah Gülen’in AKP iktidarına gerekirse ölüleri mezarından kaldırıp sandığa götürmelerini salık verdiği meşhur 12 Eylül 2010 anayasa referandumundan önceki anayasa tartışmalarından hatırlanacağı üzere, bugünkü tartışmada kendine önemli bir yer bulan, kerameti kendinden menkul “sivil anayasa” söylemi o dönemde de yetmez ama evetçi liberaller vasıtasıyla dillendirilen önemli bir argümandı. Bu söylemin ana dayanağı o sırada yürürlükle olan 1982 anayasasının askeri cunta tarafından hazırlanmış ve sıkıyönetim şartlarında ve fiilen açık oylama sayılabilecek bir yöntemle halkoyuna sunulmuş olması idi. Türk ulusunun medar-ı iftiharı Gezi Direnişi ile iktidar koalisyonundaki çatlakların iyice derinleşerek yıllardır beraber yürüyen dava arkadaşlarının kanlı bıçaklı olacağı güne kadar askeri vesayet rejimi olarak adlandırdıkları “eski” Türkiye’nin tasfiyesi süreci tüm hızıyla devam etti. Poyrazköy, Balyoz, Askeri Casusluk, Ergenekon, Futbolda Şike gibi kumpas davalarla bu tasfiyenin ordudaki, yargıdaki, bürokrasideki ve sivil toplumdaki direnç noktalarını etkisiz hale getirebilmek ancak 2010 referandumundan sonra yargıda gerçekleştirilen yeni atamalar sayesinde mümkün olabildi ve büyük ölçüde başarılı oldu.

Esasında 2010 referandumu sonrasında Anayasa ve yargı üzerinde yaratılan tahribatın öncü sarsıntıları referandum öncesinde, 2008 yılında AKP’ye açılan kapatma davası sürecinde kendini hissettirmişti. Hatırlanacağı üzere Anayasa Mahkemesi AKP’nin laiklik karşıtı bir odak olduğunu kabul etmesine rağmen kapatma müeyyidesini uygulamayarak kendisini Anayasanın muhafızı olma görevinden azletmiş oldu. Bu olay ülkenin, AKP’nin “Yeni Türkiye” hedefiyle uyumlu biçimde dönüştürülmesi, bu amaçla anayasanın ve anayasal kurumların tasfiyesi sürecinde önemli bir kırılma noktası olarak göz önünde bulundurulmalıdır. “Yeni Türkiye”nin inşasını ifade eden yeni anayasal düzenlemelerin ana argümanını oluşturan demokratik, şeffaf, “sivil” bir anayasa ihtiyacı tartışması, AKP’nin iki farklı tarihsel dönemde vuku bulan iki askeri müdahale üzerinden, tabanı geniş halk sınıflarına dayanan ve alt rütbeli subaylar tarafından gerçekleştirilen 27 Mayıs Devrimi ve CIA destekli Kenen Evren cuntası eliyle yapılan 12 Eylül faşist darbesini eşitleyebilmesinde büyük bir rol oynadı. Neticede bu tartışma AKP iktidarının ve Cumhuriyet düşmanı liberallerin iddia ettiği gibi daha özgürlükçü, şeffaf ve “Avrupa Birliği ölçütlerinde” bir toplumsal uzlaşmaya açılmadı. Bilakis 140 yılı aşkın bir birikimi içeren Türk anayasa tarihinde çok önemli bir mihenk taşı olma özelliği taşıyan, Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluşundan beri tesis etmeye çalıştığı ve tüm noksanlarına rağmen korumaya gayret ettiği laik, sosyal, halkçı, kamucu, eşitlikçi nüvesinin vücut bulmuş hali olan 1961 Anayasası’ndan arta kalan, 12 Eylül cuntasının dahi cebren kazımaya gücünün yetmediği son kırıntılarının AKP ve Fethullahçılar eliyle neo-liberalizme kurban edileceği bir dönemin başlangıcı oldu. 15 Temmuz Fethullahçı darbe girişimi, 20 Temmuz OHAL darbesi ve 16 Nisan referandum darbesine kadar gidecek olan, Türkiye’nin anayasasızlaştırılması sürecinin fitili bu sayede ateşlendi.

Sivil anayasa kavramının esasında ne anlama geldiğini ve bu kavramın, kendi ulusuna, neredeyse yirmi yıla yaklaşan, iktisadi bakımdan liberal ve siyasi bakımdan kaçınılmaz biçimde muhafazakâr ve otokrat, AKP iktidarını reva gören sermaye sınıfı ile ilişkisi gözden ardı edilerek yapılan yorum ve analizlerin bizi gerçeklerden uzaklaştıracağı aşikâr. Hatta bu sıkı ilişkiler ağı içerisinde muhalefet partilerinin konumları, önemli tarihsel dönemeçlerdeki tutumları da ele alınmalıdır. Türkiye sermaye sınıfının ve uluslararası sermayenin Tayyip Erdoğan sevgisi hepimizin malumu. Sermaye sınıfı derken sadece AKP döneminde ihya olan, dünyada en fazla kamu ihalesi alan özel teşebbüsler sıralamasına en üst sıralardan giren ve hatta Erdoğan’a kamuoyu önünde ilanı aşk edecek kadar ileri giden yandaş patronları ve sermaye gruplarını işaret etmiş olmadığımızın altını çiziyorum. Bir bütün olarak Türkiye sermaye sınıfının AKP’ye, Erdoğan’ın henüz milletvekili dahi olmadığı kuruluş döneminden itibaren çok büyük destek verdiğini ve bugün de bazı çekinceleri saklı olmakla birlikte bu desteği vermeye devam ettiğini unutmamak gerekir. İlk günden bu yana AB ve ABD tekelci sermayesinin tüm üst yapı kurumlarıyla arkasında durduğu AKP, iktidara geldiği 2003 yılından itibaren bu desteğin karşılığını fazlasıyla vermiştir ve vermeye devam etmektedir. Türkiye işçi sınıfının uzun yıllar boyunca verdiği çok çetin mücadeleler ile hanesine yazdırdığı tüm kazanımları, sol-liberal çetenin entelektüel desteği sayesinde bir yandan toplumsal rıza da yaratarak, birer birer tırpanlamış ve Türkiye’yi uluslararası sermaye ve onun yurtiçindeki uzantıları için kanunsuz, kuralsız, kontrolsüz, denetimsiz bir ucuz iş gücü cenneti, halk için ise bir emek cehennemi haline getirmiş olduğu, kıdem tazminatının dahi bir tartışma konusu haline geldiği günümüzde tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş durumdadır.

Toplumun kurtarıcı olarak bel bağladığı muhalefet ise eline geçen her fırsatta AKP’nin görevine talip olduğunu ifade etmekte. Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürekli dile getirdiği devri sabık yaratmayacakları söylemi ve Türkiye’nin normalleşme ihtiyacına dikkat çekmesi CHP öncülüğündeki siyasi muhalefetin sermaye sınıfına, onların çıkarlarına zarar verebilecek bir yol kazasına mahal vermeden, sancısız bir geçişi vaat etmesi olarak değerlendirilmelidir. Muhalefet ve sermayenin, ekonomik krizin tüm halk kesimlerini pençesine alması ve bilhassa pandemi ile birlikte tüm yakıcılığıyla kendini her alanda hissettirmeye başlamasıyla sıklaşan teşrik-i mesailerinin, aslında muhalefetin AKP’nin alternatifi oldukları iddiasıyla attığı ikna turları niteliği taşıdığı çok açıktır ve bunun sermaye sınıfının siyasi tercihlerinin net göstergeleri olarak okunması gerekir. Erdoğan sonrası tesis edilecek Erdoğan’sız ve belki de AKP’siz AKP rejiminin yasal çerçevesini teşkil edecek bu yeni ve “sivil” anayasada ifadesini bulan özgürlükler sadece ve sadece sermayenin sınırsız, kuralsız ve denetimsiz sömürü düzenini sürdürebilme özgürlüğünü, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden tam anlamıyla koparılarak anayasasızlaştırılması, yani başka bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti’nin tam tasfiyesi ve yurdun yerli işbirlikçiler eliyle tam müstemleke haline getirilmesini ifade etmektedir.

Muhalefet bloğunu oluşturan siyasi partilere bakarak bu tasfiyenin tüm paydaşlarının genel bir fotoğrafını çekmemiz, konumlarını tespit etmemiz mümkün. Fethullahçı çetenin AKP ile iş birliği içerisinde kurguladığı bir gizli kamera komplosu ile, altı MHP milletvekili ile birlikte, Deniz Baykal’ın partisinden istifa etmek zorunda bırakılmasını takiben yönetimi devralan ve kısa sayılabilecek bir zaman zarfında partide bir idari oligarşi tesis eden Kemal Kılıçdaroğlu’nun sabıkasının oldukça kabarık olduğunu söylemek gerekir. Kılıçdaroğlu CHP’si 2013’deki Gezi Direnişi de dahil olmak üzere her türkü kritik dönemeçte oyunu AKP’nin oyun sahasında ve Erdoğan’ın belirlediği kurallara göre oynayarak iktidarın danışıklı muhalefeti görüntüsü çizmiştir. Laiklik kavramının içinin boşaltılması ve kamusal alandan fiilen tasfiyesi, HDP’li milletvekillerinin -ve bir CHP milletvekili olan Enis Berberoğlu’nun- tutuklanabilmesinin önünü açan kanuni düzenlemeye, üstelik Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen evet oyu vereceklerini kamuoyuna açıkça beyan ederek destek vermeleri gibi daha birçok kritik başlıkta rol oynadığı anımsanacaktır.

Bugün CHP, görevi devralması hasebiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında dua okutan ve gelen tepkilere cevaben “burası benim özel alanım” demekte beis görmeyen bir büyükşehir belediye başkanına, ülkenin kurucu babası ve aynı zamanda partisinin de kurucusu olan Atatürk’e Atatürk dememeyi bilinçli bir siyasi tercih olarak savunma cüretini gösterebilen bir il teşkilatı başkanına, pandemi vesilesiyle olumsuz toplumsal ve ekonomik etkileri artık balçıkla sıvanamaz hale gelen özelleştirmeler üzerinden son derece ucuz bir popülizm yapmaya kalkışarak kamulaştırmalardan bahseden ve Türkiye’nin en büyük, en güçlü sermaye örgütü TÜSİAD’ın başkanı tarafından hızla ağzının payı verilen bir parti genel sekreterine sahiptir. Bir parantez açarak yukarında bahsettiğimiz kamulaştırmaların devletin halk adına bu değerlere el koyarak devletleştirmesini değil, sermaye sınıfının halktan yağmaladıklarını yine “ücreti mukabilinde” geri almak olduğunu da not etmiş olalım. Sermaye sınıfının düşüncesine bile tahammülü olmadığını bu hızlı çıkış ile herkese bir kez daha hatırlatmış olduklarını sanıyorum.

Diğer muhalefet partilerini eleştiri oklarımızdan muaf tutarak Kılıçdaroğlu CHP’sine haksızlık etmiş olmayalım. Erdoğan’ın anayasa çıkışından bu yana kendi aralarında mekik diplomasisi başlatan ve hemen her gün bir görüşme yapan diğer partilerimize de bir göz atmakta fayda var. Millet ittifakının CHP’den sonraki en büyük parçasını teşkil eden İyi Parti’nin, 27 Mayıs Devrimi sonrasında Alparslan Türkeş’in Milli Birlik komitesinden bir deniz aşırı görev ile uzaklaştırılmasını takiben ABD’den yurda dönüşünde kurduğu ve 1968 kurultayında dümenini sert bir biçimde Türk-İslam sentezi fikrine kırarak bu fikrinin temsilcisi rolünü üstlenmiş olan ve bugün de bu müktesebatın taşıyıcısı olma konusunda AKP ile rol paylaşan MHP’nin içerisinden çıktığını unutmamak gerekir. Diğer paydaşlara baktığımızda, Saadet Partisi genel başkanının Sivas Katliamı sırasında Sivas’ın Refah Partili belediye reisi olduğunu, bugün de kırk yıldır durmaksızın Cumhuriyete saldıran karşı devrimci Millî Görüş hareketini temsil ettiğini unutmamak gerekir. Bugün halkımıza ekonomik krizden çıkış reçeteleri sıralayan Deva Partisi genel başkanının AKP’nin kurduğu, küresel sermayeye göbeğinden bağımlı yağma ve talan ekonomisini tesis eden ve yıllarca idare eden en üst düzey ekonomi yöneticisi olduğunu unutmamak gerekir. Gelecek Partisi’nin cihatçı terör örgütleriyle kol kola, egemen ve dost bir ülkenin emperyalizmin patronajında parçalanması ve işgalini hedefleyen kirli bir savaşın taşeronluğuna açılan politikaların mimarı olarak, ülkemizde ve Suriye’de cihatçı terörün aldığı on binlerce masum canın vebalini sırtında taşımasına rağmen, yeniden Türk halkının karşısına çıkmaktan hicap duymayan tıyniyette bir kurucu genel başkana sahip olduğunu unutmamak gerekir.

Bu ağır manzara içerisinde, cumhuriyete bağlı, laik duyarlılıkları olan, bilim ve aydınlanmayı benimsemiş, ülkenin entelektüel birikiminin önemli bir bölümünü temsil eden, iktisadi yükünü büyük ölçüde omuzlayan halk kesimlerinin içinde bulunduğumuz bu karanlık tabloda CHP’yi hala bir çıkış yolu olarak görmesi ve benimsemesi önemle üzerinde durulması gereken bir olgudur. CHP’nin Türk milletinin temelde sağcı olduğuna ve iktidar olabilmek için sağ-muhafazakar bir siyasi dil oluşturmak gerektiğine dair ön kabulü ile kendisinin de hızla sağcılaşarak, merkez sağ bir konuma savrulmuş olması parti tabanını oldukça olumsuz bir şekilde etkilemekte, CHP seçmeninin CHP saflarında siyasi mücadele verme gayretinde olan ilerici, sosyal demokrat, sosyalist kimlikli teşkilat üye ve siyasetçileriyle bağlarını koparmakta ve CHP çatısı altında yurtsever, ilerici bir siyasi hat kurulmasının önüne geçmektedir. Bu olumsuz şartları bertaraf etmenin ve CHP’yi parti tabanının yörüngesine geri çekmenin yolu ise ancak ve ancak CHP’ye soldan ve sert bir şekilde muhalefet edilerek oluşacak sol tazyikin Kılıçdaroğlu oligarşisini, son dönemin meşhur deyimiyle, “fabrika ayarlarına” dönme baskısı altına almasını sağlamaktan geçmektedir.

Tüm bu tespitler ışığında Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu laik, kamucu, eşitlikçi, bağımsızlıkçı bir anayasanın bu saydığımız aktörlerce masaya konamayacağı çok açıktır. Bu nedenle eğer siyasi partiler yeni anayasa çalışmasında samimi iseler toplum genelinde konsensüs oluşturabilecek temsiliyeti sağlayacak kurucu nitelikli bir meclisin oluşturulması üzere acilen seçime gidilmelidir. Elbette mevcut seçim sistemiyle bu meclisin teşkili mümkün değildir. Öncelikle faşist 12 Eylül darbesinin armağanı olan ve temsil adaletini değil, yönetim istikrarını gözeten yüzde onluk seçim barajı garabetinin tümden ortadan kaldırılması gerekir. Ancak bu da yetmez, Türkiye gibi ağır iç göç sorunları ile boğuşan ve bu nedenle demografik yapının son derece sağlıksız geliştiği bir ülkede halkın verdiği oyların nüfusa oranla hakkaniyetli bir biçimde parlamentoya yansıyabilmesi için mebus sayılarının nispi temsil sitemine göre belirlenmesi şarttır.

Ayrıca, oluşacak bu kurucu meclisin yapacağı çalışmalara sendikalar, emek örgütleri, kamu kurumu statüsünde görev yapan meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları gibi unsuların katkıda bulunması, oluşacak anayasa taslağının toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçi kesimleri koruyan ve gözeten bir nitelik taşımasına olanak verecektir. Türkiye’de anayasa tartışması ancak bu genişlikte, adil temsil esasına dayalı bir kurucu meclis ve etrafındaki demokratik güçler tarafından ciddiyetle ele alınabilir ve ortaya çıkacak sonuç Türk halkı tarafından meşru kabul edilebilir. Bu çerçeve dışında yapılacak her türlü girişimin ülkemizin ve ulusumuzun varlığının, bağımsızlığının ve esenliğinin hilafına sonuçlar doğuracağı su götürmez. Ulusumuzun kendi kaderini eline aldığı ve geleceğini inşa ettiği günleri hep birlikte görebilmek dileğiyle.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir