Eğitim Sen ve İşyeri Örgütlenmesi

Mahir Hamdi Sarı, Eskişehir Şube Sekreteri

Aşağıdaki yazımda Eğitim Sen Eskişehir Şubesi özelinde bir yıllık sendikal çalışmanın fotoğrafını çekerek (özellikle de zorlu pandemi koşullarında yaptığımız işyeri ziyaretlerinden çıkardığım dersler ışığında) buradan genele uzanan tespitlerimi ve önerilerimi paylaşmaya çalışacağım.

Özelde Eğitim Sen genelde ise Türkiye’deki sendikal hareketin yaşadığı sorunlar üzerine çok fazla şey yazılabilir. Ki özellikle de Eğitim Sen’in 11. Genel Kurulundan sonra sendikanın bütün siyasi dinamikleri, herhangi bir siyasal dinamiğe üye olmayanlar ya da emekli olmuş sendikanın aktivistleri tarafından pek çok yazı kaleme alındı, pek çok söz söylendi. Bütün söylemlerde ve yazılarda çoğunlukla Eğitim Sen’in kuruluş ilkelerine atıf yapılarak karşı taraflara eleştiriler yapıldı. Türkiye sosyalist hareketinin 90’lı yıllardan itibaren ortak mücadelesinin ve birikiminin örgütü olan KESK ve Eğitim Sen üzerine bu kadar çok tartışmanın yapılması oldukça doğal. Doğal olmayan ise bütün eğilimlerin özeleştiriden uzak bir tavırla yaşadığımız sorunları dile getirmiş olmaları. Sol kültürde eleştiri kadar özeleştiri de zorunludur. KESK ve Eğitim Sen’i oluşturan irili ufaklı bütün bileşenlerin yaşadığımız süreçte bir sorumluluğu olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekir. Kiminin daha çok kiminin daha az ama herkesin kendi hatalarını gören bir yerden yaklaşması doğru olanıdır. Eğer Türkiye toplumunun geçtiği bütün kritik evrelerde bir mücadele örgütü olarak, bedeller ödeyerek var edilmiş bu örgütleri gözden çıkarmadıysak; hala bu örgütleri sahipleniyor ve yeniden ayağa kaldırmak istiyorsak sadece diğerlerini eleştirmek üzerine yapılan bir değerlendirme bizi ileriye götürmeyecek. Yok eğer artık umudumuzu yitirdiysek bunca sözü söylemenin ve eleştiri yapmanın da bir manası kalmayacaktır.

11. Genel Kurul tartışmalarında da açığa çıktığı gibi yaşanan tartışmanın temelinde sendikanın 1990’larda belirlenen kuruluş ilkelerinden uzaklaştığı tespiti yatıyor. Sınıf çelişkisini tali gören ve toplumsal hareket sendikacılığı temelinde bir mücadele programı öngören eğilimlerin merkezi politikaları belirlediğini tespit etmek yetmiyor. Eğitim Sen’in sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışına geri dönmesi için nasıl bir yol izlenecek? Bu tespiti yapan eğilimler sosyal medyalar üzerinden kendi tabanına propagandif faaliyetler düzenlemek dışında başka bir mücadele programı önerecek mi? Sınıf sendikacılığına ilişkin bir mücadele programı için öncelikle bağımızın oldukça zayıfladığı işyerlerine yeniden yeniden gitmek gerekiyor. İşyerlerindeki eğitim emekçilerinin asıl gündemini sendikanın kurullarına taşıyarak ve daha gerçekçi politikalar, mücadele programları oluşturabiliriz. Elbette ki yaşanan bütün yapısal sıkıntıların tek çözümü işyeri örgütlenmesini güçlendirmek değil. Ama çözüm için irade koymak istiyorsak her şeyden önce işyerlerinden başlamak gerektiğini, o zaman yapacağımız tartışmaların daha gerçekçi ve çözüm odaklı olacağını düşünüyorum.

Aşağıdaki yazımda Eğitim Sen Eskişehir Şubesi özelinde bir yıllık sendikal çalışmanın fotoğrafını çekerek (özellikle de zorlu pandemi koşullarında yaptığımız işyeri ziyaretlerinden çıkardığım dersler ışığında) buradan genele uzanan tespitlerimi ve önerilerimi paylaşmaya çalışacağım. Yaklaşık 20 yıldır zaman zaman sendikanın yönetim kadrolarında da yer alan bir aktivist olarak tespitlerimin aynı zamanda bir özeleştiri olarak da okunmasını dilerim.

Gerçeklerle Yüzleşmek

2000’li yılların başlarında 140 bin üyeye ulaşan Eğitim Sen o yıllara göre eğitim emekçilerinin sayısı nerdeyse %50 artmış olmasına rağmen üye sayısı geldiğimiz noktada %50 azalarak 70 binlere gerilemiş durumda (Bu sayısal erimeyi önemsemeyen, niceliksel değil nitelikli bir grup oluyoruz diyen anlayışlar için bu erime bir sorun olarak görülmeyebilir. Onları bir tarafa bırakarak devam ediyorum). Zaman içerisinde yaşanan bu erimeye pek çok gerekçe üretilebilir. Evet AKP iktidarının çok ciddi baskılarına maruz kaldık. Evet, sistem bütün araçlarıyla üstümüze yürüdü. Hepsi kabulüm. Peki bizlerin hiç mi günahı yok. Bizler üzerimize düşeni gereğince yapabildik mi?

Bugün geldiğimiz noktada pek az iş yerine aktif olan işyeri temsilcimiz var. Okulların nerdeyse 1/3’ünde hiç üyemiz yok. Bir ya da iki üyemizin olduğu okul sayısı oldukça fazla. Merkezi alan eylemlerine kendi işyerinin pankartı altında katılan okulları hatırlıyorum 2000’li yıllarda! Bu örgütlülüğün en büyük mimarı olan, 90’lı yılarda fiili ve meşru mücadele geleneğini başlatan kadroların çoğunlukla emekliye ayrılması, yaşanan seçimler-ittifaklar sürecinde küskünlerin çoğalması, toplumda hakim hale getirilen korku kültürünün bizim üyelerimize kadar sirayet etmiş olması sanırım bu sonucun ortaya çıkmasının temel sebepleri.

Özellikle son on yılda eğitim emekçilerinin sendikaları algılama biçiminde çok radikal değişimler yaşandı. Sendikalar artık emekçilerin özlük ve demokratik haklarını savunan bir örgüt olarak görülmüyor. Sendikalar iş halletme, torpil bulma, baskı ve mobingden korunma, atama ve yer değiştirmede öncelik sağlama büroları gibi algılanıyor. Bu değişim elbette ki iktidarın arka bahçesi olan yetkili sarı sendikaların sayesinde yerleştirildi. Siyasal iktidar, bütün topluma yaydığı hegemonik ilişki ve itaat kültürünü bu taşeron sendikalar aracılığıyla okullara, iş yerlerine taşıyor. Bizim işyerlerinde olmadığımız her durumda da bu algı daha da kök salıyor. 2021 rakamlarına göre halihazırda görevde olan eğitim emekçilerinin %70’i AKP iktidarı döneminde göreve başlamış. Bu yeni kuşak eğitim emekçilerinin 1990’lardaki fiili-meşru sendikal mücadeleden haberdar olmadığını göz önüne alırsak, gerçek sendikanın nasıl bir şey olduğunu ancak onlarla birebirde temas ederek gösterilmesinin ne derece elzem olduğu sanırım anlaşılacaktır.

İşyerlerine Dönmek

Bugün hem yönetimde yer alan hem de yer almayan bütün grupların ortak söylemi “yeniden işyerlerine dönelim” söylemidir. Bu, peşinen Eğitim Sen’in can damarı olan işyerlerinden (ki bütün sendikal örgütlenmeler için de böyledir) koptuğumuzun itirafıdır. Maalesef durum tam da böyledir. İşyeri-sendika bağını güçlü tutamadığınız her durumda üye kaybı kaçınılmazdır. Eğer biz bu bağı canlı tutabilseydik elbette iktidarın saldırılarından yine nasibimizi alırdık ama asla şu an bulunduğumuz noktada da olmazdık. Bunu son bir yılda Eskişehir yerelinde hız verdiğimiz işyeri gezilerinde defalarca gözlemledim.

Eğitim Sen’in iş yerleri okullar ve üniversiteler. Bu her şubenin örgütlenme alanında yüzlerce işyeri olduğu anlamına geliyor. İşçi sendikaları gibi nerdeyse bütün işçilerin aynı mekanda bulunduğu bir durumda değiliz. Bu nedenle seçilen 7 kişilik yönetimin sayısı 300’leri bulan işyerlerini gezmesi, tanıması, kalıcı üye ve ilişki oluşturması oldukça zahmetli ve emek isteyen bir süreç. Şubelerde profesyonelliğin de olmadığını düşünürsek seçilen yürütme kurulunun çok ciddi bir yükün altına girdiğini söylemek gerekir. Bu yükün paylaşılması için şubelerde örgütlenme komisyonlarının aktif hale getirilememesi de yükü az sayıda kişinin üzerine yıkıyor (Profesyonel sendikacılığa geçilmesi de bir çözüm olarak önerilebilir. Ben aynı fikirde değilim. Sendikacılığı büro-evrak işleri olarak algılayan bir anlayışımız hiç olmadı. Kendi işyerlerinde fiili olarak çalışan yöneticilerin de işyerlerini gezmek için yeterince zaman yaratabildiğinin örnekleri mevcut. Son bir yıllık süreçte hem de okulların çoğunlukla kapalı olduğu pandemi koşullarında bile Eskişehir yerelinde neredeyse bütün ilçe ve köylerin gezilebildiğini gördük. Yeter ki yönümüzü işyerlerine çevirelim!). Bu nedenle kongrelerde sadece “bizden olsun” diye değil, gerçekten bu emeği ve zamanı sendikaya harcayabilecek olanları seçmek gerekiyor. Oysa çoğunlukla seçimlerde durum tam tersi oluyor. Bu da işyeri gezilerinin aksamasına hatta neredeyse hiç yapılmamasına yol açıyor. Geçenlerde gittiğimiz bir okulda çalışan bir memur “23 yıldır buradayım ilk defa Eğitim Sen’den birileri geldi” diyebiliyor. Oysa merkeze 90 km uzaklıkta bir yer burası. Orada tek başına kalmış bir Eğitim Sen üyesine madalya vermek lazım. On yıldır aidat vermek dışında sendikayla hiçbir teması olmadan üye olarak kalmış çünkü. Emin olun bu tekil bir örnek de değil!

İşyerlerine Gitmek Neden Önemli?

Hepimizin aslında yeterince bildiği bir gerçeği tekrarlamak pahasına da olsa birkaç maddede özetlemeye çalışırsam: 

– Güçlü bir işyeri temsilciliğinin olduğu bir okulda psikolojik üstünlük her zaman Eğitim Sen’de olur. Eğer bir iş yerinde aktif bir iş yeri temsilcimiz varsa orada üye kaybı nerdeyse hiç yaşanmıyor. Ama böyle bir gücümüzün olmadığı onlarca okulda öğretmenler önüne uzatılan sendika üyelik formunu idarecilerin mobingine maruz kalmamak için imzalamak zorunda hissediyor.

– Güçlü bir işyeri temsilciliğinin olduğu bir okulda; toplumdaki siyasal dalgalanmalar, iktidarın sendikamızın örgütlülüğünü hedef alan hamleleri ya da yandaş ve sarı sendikaların şovenist-ırkçı söylemleri yeterince etkili olamıyor. Olmadığımız her işyerinde sistemin ideolojik baskı aygıtlarına maruz kalmış emekçiler bizleri yandaş sendikaların göstermek istediği gibi algılamaya başlıyor. Eğitim Senli hiçbir üyenin olmadığı bir okula gittiğimizde öğretmenler bizlerle toplantı yapmaktan çekiniyor. Aynı fotoğraf karesine girmekten korkuyor. Bu algının kırılması için o işyerine birden fazla gitmek zorundasınız.

– İşyeri gezilerinde eğitim emekçilerinin yaşadığı sorunları bizzat onlardan dinliyoruz. Her işyeri gezisinde mutlaka yaşanan bir adaletsizliğin somut örnekleriyle karşılaşıyoruz. Bütün bu örnekler ve gözlemler ile öğretmen odalarında yaptığımız toplantılarda ezber nutukları tekrar etmek yerine bizzat somut örneklerle konuşarak daha ikna edici oluyorsunuz. Bir köy okulunda günlük 80 km yol giderek asgari ücretin yarısına çalışan bir ücretli öğretmenin yaşadıklarını görmeden attığımız her slogan, yazdığımız her bildiri havada kalıyor. Siz anlatmadığınız sürece o öğretmen bunu kader olarak görüyor. Bir şeylerin değişeceğine dair umutlarını tüketiyor. 330 puanla ilçede görev yapan bir sınıf öğretmeni 60 puanla adamını bulup merkeze gitmesine ses çıkaramıyor. Ses çıkarsa yanında kimsenin olmayacağını sanıyor. Bunu normalmiş gibi görmeye başlıyor.

En temel hak ve özgürlük talebinin büyük bir şiddette bastırıldığı, korku ve baskı ikliminin dozunun giderek artırıldığı bir dönemde eğitim emekçilerinin umuda daha çok ihtiyacı var. Bu umudun filizlenmesi, büyümesi için Eğitim Sen gibi örgütlere büyük sorumluluk düşüyor. Üzerimize düşen sorumluğun layıkıyla yerine getirilebilmesinin işyeri-sendika bağını tekrar inşa etmekten geçtiğini düşünüyorum. Bunu başarabilecek yeterli akla, birikime ve kadroya sahibiz. Eğitim Sen’in geleceği (ki bu Türkiye’deki sınıf hareketinin geleceğinden asla bağımsız değildir!) hakkında kafa yoran, endişe duyan her grup ve bireyi sorumluluk almaya davet ediyorum.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir