İSLAM VE SOL tartışmalarına bir zeyl

I.

“Sol”u, hakim anlayışa göre, son üç yüzyıllık Avrupa siyasi tarihi üzerinden okursak, kabaca Devlet karşısında “halk”ın – ki sonradan bu “proleter”e indirgenecektir!-  hurafe karşısında aklın –ki hurafe, alanı genişletilerek Din’e dönüştürülecektir!- savunulması olarak tarif edebilir ve buradan gelişen bir güzergahtan ilerlediğini söyleyebiliriz.

Özellikle “19.yy pozitif bilimi”nin hakikati belirlemede tartışılmaz bir otoriteye dönüşmesi, örf-adet-gelenekler-itikatlar etrafında örgütlenmiş halk’ın on binlerce yıllık toplumsal deneyimine dayanan toplumsal örgütlülüğünün gerici/feodal yapılar olarak mahkum edilmesinin yolunu açtı.

Kadim toplumsallığın böylece dağılarak, bağımsız bireylerden oluşan bir “kitle”ye dönüşmesi ve Avrupa özelinde billurlaşan bu dönüşümün tarihsel determinizm olarak evrenselleştirilmesi “din ve sol” meselesini bir problematiğe dönüştürdü.

Aslında “Avrupa Aydınlanması” üzerine inşa edilmiş, ancak “evrensellik” iddiası taşıyan bu paradigmatik kabul, “Avrupa solu”nun da tezlerini bu “tarihselliğin”  üzerine bina etmesini kalıcılaştırdı.

Avrupa sağ’ının salt bir “materyalizm” olarak gördüğü sol’un karşısında, dinin ve maneviyatın koruyucusu olarak konumlanması, Avrupa solu’nun ise dinin toplumsallığını gözden kaçırarak salt kilise/skolastik karşıtlığı üzerinden yürümesi, hem bastığı zeminin ayaklarının altından kaydığını hisseden geniş toplumsal kesimlerin muhafazakarlaşmasına yol açtı, hem de heterodoks/resmi kilise dışı dini yapıların halk tabanını devlet lehine aşındırdı.

Böylece tarihte ilk kez devlet karşıtı/dışı tutum, dinsel/toplumsal geleneğin dışına düştü ve tek yönlü “aydınlanma” ajitasyonu bunun yerine bir şey koyamadığı gibi toplumun geleneksel örgütlülük biçimlerini çözerek, onu devlet karşısında “tekil”lerin toplamına dönüştürmüş oldu.

Avrupa merkezli muhafazakarlığın tüm 3. Dünyada ama özellikle Osmanlı hinterlandında güçlenmesi, sol’un algılayamadığı/göremediği bu alanın – yani din ve devlet arasındaki kadim diyalektik çelişkinin ve bunun ürettiği mücadele-savunma-geleneğinin- görünmez kılınmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Din’i tarih boyunca iktidarlarını meşrulaştırma aracı olarak denetim altında tutan devletler aydınlanmacı söylem karşısında ideolojik olarak gerilerken,  iktidar dışı/karşıtı dini yapılar karşısında ise güçlendiler.

İktidarı dini argümanlarla sorgulayan devlet dışı dini muhalefetin, binlerce yıldır yaftalandığı “sapkınlığı”, yeni siyasal muhayyilede sol ile aynı cepheye düştüğü için “hainliğe” terfi etmiş oldu!

Heterodoks/bağımsız dini yapılar bir yandan devletten bağımsız/devlete karşı dini yorumlarını sürdürmeye, en azından muhafaza etmeye çalışırken, diğer taraftan da “resmi din” karşısında radikal bir tutum almış sol hareketlerle ilişkilenmekte zorluklar yaşadılar.

Tıpkı devletler gibi sol da bu hareketleri “marjinal”, sekter yapılar olarak gördü, ilişkilendiği durumlarda da –Sovyet Rusya örneğinde olduğu gibi-  gerici ve devrim karşıtı yapılar olarak görmeye devam etti ve yaşamalarına izin verilmedi.

II.

E.P.Tompson “İngiliz işçi sınıfının oluşumu”nda; 18. İkinci yarısından başlayıp, özellikle Fransız devrimi ve sonrasında ortaya çıkan, Fransa-İngiltere savaşı boyunca evrilen ve 1840’lardan itibaren bildiğimiz anlamda bir işçi sınıfını ortaya çıkaran toplumsal dönüşüm sürecini gösterir.

Köy birliklerinin, muhalif dini cemaatlerin, geleneksel lonca örgütlenmelerinin, örfe dayanan yoksulluk yasalarının toplumsal işlevini anlatır ve tüm bunları, ortaya çıkan yeni devlet/sermaye ittifakı karşısında verdikleri savaşta, henüz modern proleteryanın olmadığı bir zeminin gerçek aktörleri olarak ortaya koyar.

Devlet ile toplum arasındaki sıfır toplamlı çelişki, on binlerce yıllık bir tarihsel zeminde kendi araçlarını, yöntemlerini ve kurallarını oluşturmuş, toplum ise devlet’in orantısız olarak güçlenmesi karşısında, bazen yeraltına inerek bazen eline kılıç alarak bazen de örf-anane-töre içinde var olarak/gizlenerek kendini günümüze değin taşımıştır.

Din’in Sağcılık” olarak kodlandığı okuma biçimi ise toplumun, on binlerce yıldır, devlet karşısında edilgen bir kalabalıktan ibaret olduğu ve ancak “aydınlanma” düşüncesi ile birlikte zincirlerinin farkına vardığı, binlerce yıllık karanlıktan sonra aydınlığa kavuştuğu efsanesini tekrar etti. Doğal olarak bu algılama insanoğlunun devlet karşısındaki kadim mücadele geleneğini gözlerden sakladı.

Böylece, devlet karşısında dengeleyici bir güç olmalarını sağlayan geleneksel örgütlülükleri dağılmış olan halklar,  ya muhalif tutumlarını sürdürmek adına dinden vazgeçmeye, ya da varlıklarını koruma adına, dinin yegane hamisi haline gelmiş devlete teslim olmaya zorlandılar.

Neticede Sol –aslında Avrupa sol’u- aydınlanmacı ve seküler bir damardan gelişti ve halk’la ilişkisini köyün, aşiret yapılarının, (köktenci devlet karşıtlığını ve komünal ekonomiyi barındıranlar da dahil olmak üzere) dini cemaatlerin, kırsal geçimlik ekonomilerin, geleneksel esnaf örgütlenmelerin çözüldüğü/işlevsizleştiği bir süreci – modern kapitalist devletin oluşumuyla paralel bir şekilde – destekleyerek kurdu.

Bu kırılma, 19.yy. sonundan itibaren, Avrupa aydınlanmasını/modernizmini devlet üzerinden okuyan yeni bir yönetici elitin, devleti kurtarmak için merkezi iktidarlar kurmaya, bunun içinde toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeye çalıştıkları “toplumsal mühendislik” çabalarına dönüşürken, bunun programı olarak, Avrupa modernleşmesinin ideolojik bagajından “seküler eğitim/laik devlet, gerici feodal yapıların tasfiyesi gibi bir programı da tevarüs etmeleriyle sonuçlandı!

Özellikle İslam ülkelerinde halk nezdinde “modern aydın” tipinin bir tür “felatun bey” olarak algılanması tam da bu yüzden, özünde devletçi ve otoriter olan bu “memur/bürokrat” tipinin,  sırf “din” karşısında takınılan ortak tavır yüzünden “sol” olarak algılanmasına yol açtı.

Bu sebeple toplum, devlet karşısında binlerce yıldır varlıklarını korumalarına yardımcı olmuş geleneksel yapılarını yok eden, onları -kendilerine rağmen- “feodal gericilik”ten kurtaran devletle, kendilerine belki farklı amaçlarla, ama aynı retorikle yaklaşan “sol” hareketleri, aynı safta yer alan “yaban”cılar olarak algıladı.

III.

Politik skalanın sol tarafının tamamen seküler bir alan olarak kodlanması iktidar karşısında dini mücadele geleneğinin sağ’da/sağcı olarak tarif edilmesine yol açtı. Dolayısıyla sol ve din arasındaki ilişki, aslında skalanın sol’una ait olmayan bir unsurun, mevcut veya icat edilen bir takım ortak paydalar üzerinden, oraya nasıl taşınabileceğine sıkıştırılmış oldu.

İşin aslı “din” insanlık tarihinin başından beri orada duruyordu ve “inananlar” da bunun bedelini başından beri en ağır şekilde ödediler.

Ed-din’in resuller aracılığıyla devam eden; İktidar çözücü/dağıtıcı/yok edici geleneğinin tamamen görünmez kılınıp, devletlerin icat ettiği ve yukarıdan aşağıya inşa ettiği bir “dinsel iktidar” geleneğinin tek başına insanlık tarihinde DİN’İ temsil etme hakkı kazanması “kazananlar tarihi”nin en büyük illüzyonudur.

Bu noktada söylenebilir ki; İbrahim’in, İsa’nın ve Muhammed’in (SAV) olmadığı; İktidarların kesintisiz ve mutlak galibiyetiyle süslenmiş, egemenlerin yazdırdıklarının olmuş ve olabilecek tek gerçek olarak kabul edildiği bir tarihsel anlatıda, insanoğlunun iktidarlardan bağımsız, erk etrafında değil norm/örf etrafında örgütlendiği komünal/cemaatsel yaşam tecrübesini, “başka bir dünyanın mümkün olduğu”na dair inancı, hatta bizatihi öz varlığını, günümüze kadar taşıyabilmesi mümkün olamazdı!

Ademoğlunun Yeryüzü ilahları karşısında inşa ettiği yatay örgütlenmeler tecrübesi ve toplumsal sorumluluk/örf üzerine kurduğu deneyim, kendini farklı zaman ve mekanlarda farklı isimlerle ve “dini” formlar içinde var etmiş ve son uğrakta kendini çağın koşulları üzerinden sol siyasetlerle aynı zeminde yeniden üretmiştir. 

Sol da halen kendi içinde evrimini devam ettirmekte farklı coğrafyalardaki deneyimler üzerinden farklı yöntemlerle ama aynı amaç doğrultusunda kendini geliştirmekte, bu yönüyle dinsel tecrübenin ayak izlerini takip etmektedir.

Bu günün sınıflı dünyasında kadim dinsel cemaatlerin, boy, kabile, aşiret örgütlenmelerinin bir fonksiyonu kalmamıştır. Ancak iktidar ile toplum arasındaki çelişki farklı formlar üzerinden tüm şiddetiyle devam etmektedir

Örgütlü, sınırsız kaynaklara sahip, yukarıdan aşağıya metazori bir meşruiyet inşaa etmiş Calut karşısında, Davut’un artık tek başına yapabileceği bir şey yok!

Halkların bu örgütlü kötülük karşısında yeni örgütlülükler geliştirmeleri ise hayati bir zorunluluk olarak ortadadır.

Örgütlü bir sivil toplum ama daha önemlisi sendika ve partiler bugünün mücadelesinin tartışılmaz özneleridir.

Benzer tarihsel tecrübeler karşısında benzer handikaplar yaşamış ve benzer yorumlar geliştirmiş İslam ve Sol’un,  insanlığın kadim birikimini yok saymayan ve iktidar karşısında toplumsal maslahata odaklanmış bir ortak cepheyi var etme çabası ve iradesine odaklanmak tarihsel bir yükümlülük olarak önümüzde durmaktadır.

                                                                                              Kadrican Mendi

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir