İşçilerin Cüretkârlığı

Bedri Soylu

Şeyh Bedrettin anlatılarda yapılan vurgulardan birisi, onun aynı zamanda iktidara talip olmasıdır. İktidarcıların sürekli olarak öne çıkardığı gayrı dini görüntülerin arka planındaki esas gerilim bu iktidara talip olma halidir. Yönetmek için daha meşru görülen varisler varken Bedrettin’in kendisiyle eşit gördüğü ama müslümancıların eşit görmediği unsurlarla birlikte sergilediği böylesi bir cüretkârlık affedilmezdir. Haliyle gücü elinde bulunduran rakipleri için katli vacip olmuştur.

Benzer bir durumu kadın cinayetlerinde de görürüz. Kadınlar eşitlenmek isterler ancak bu eşitlik talebi ve görünürlük hakkı, erkeklikten ve kamusal/siyasi alanlardan pay almak gibi bir boyuta eriştiğinde bazılarının tüyleri diken diken olmaya başlar. Kadının maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılık büyük oranda erkekliğin hazımsızlığından kaynaklanır. Erkeklik için esas mesele bazılarının kendilerine konfor alanı kıldıkları imkânların ve kamusallıkların kadınlarla paylaşılmasıdır.

Bu iki analojiyle cüretkârlık bakımından bağ kurulabilecek diğer bir mesele de işçilerin ve emekçilerin iktidar alanlarından paylarını talep ederek hak mücadelesi vermeleridir. Hali hazırda hem mecliste hem menkul/gayrı menkul varlıkların mülkiyetinde hem de siyasal alanın belirleyiciliğinde işçilerin temsiliyeti oldukça zayıftır.

İşçiler ve emekçiler olarak durumumuz aşağı yukarı şöyle: Krizden çok servet transferinin yaşandığı ve zenginler hariç herkese daha çok yüklenen vergiler nedeniyle bizler, birçok sorunla boğuşmak durumunda kalıyoruz. Kazandığımız yetmiyor, günde güne fakirleşiyoruz ve her gün daha çok çalışmak zorunda kalıyoruz. Yağmacı düzen derinleşirken işçiler ve emekçiler için makas daralıyor. Bu arada sermayeden alınıp halka dağıtılması gereken büyük miktarda vergiler siliniyor. İktidarın gözettiği sermayedarlar için de yeni rant fırsatları yaratılmaya çalışılıyor. İşçilerin ve emekçilerin sırtına ise daha çok vergi bindiriliyor. Kıymeti paranın değeriyle birlikte istikrarlı olarak, hızla düşen emeğimizin karşılığı, günden güne, günü kurtaramaz hale geliyor.

Bu derinleşen saldırı, bazı görüntülerle karşımıza çıkıyor. En çok karşılaştığımız uygulamalardan birisi Covid-19 pandemisiyle birlikte çok büyük bir artış gösteren Kod-29 adıyla bilinen tazminatsız ve geleceksiz bir şekilde işten çıkarılmaya neden olan, sermayedar güdümündeki 25/II Madde uygulamasıdır. Kar maksimizasyonunu gözeten sermaye, emekçileri sömürerek devleti yönetenler eliyle edindiği bir hakkı, sömürüyü devam ettirmek ve derinleştirmek için işletmektedir. Kod-29 nedeniyle iş akdi feshedilenlerin açtıkları davalar günden güne payını arttırmaktadır. Pandemi koşullarının ve bu koşulları istisna halinden çıkararak aslileştiren ve bir baskıcılık manivelasına dönüştüren iktidarın uygulamaları nedeniyle dayanışma ağları iyice zayıflayan işçiler, Kod-29’dan daha fazla mağdur olmaya başlamıştır.

Ülkenin “yönetilememesi”, artan işsizlikle birleşince, çalışma hayatına daha çok saldırının yaşamasına neden olmaktadır. Aç gözlülükler engellenmediğinden ve devam ettiğinden, elde edilemeyen rant için emekçinin haklarına daha çok göz dikilmektedir. Artan işsizlik hem işçiler hem de işsizler için sopa gibi kullanılmaktadır. Herkese iş ve istihdam sağlanması, istihdam sağlanamasa bile, insanlara kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceği kadar gelirin temin edilmesi, insan haysiyetinin tesisi için olmazsa olmazdır. İşsizlik arttıkça zaten çoktan yasaklanmış olması gereken taşeron çalıştırma derinleşmekte ve iş yerlerindeki mobbing ve taciz vakaları artmaktadır. İnsan haysiyetine yapılan bu sistematik saldırı, bize kriz adıyla yaşatılanların, bir yönetememe krizinden çok, kasten yapıldığını düşündürmektedir.

Bütün bunlarla birlikte on binlerce insanın hukuksuzca işten atılmasına ve hayatının kararmasına neden olan, artık kangren halini almış olan KHK ile işten atmalar sonrasındaki mağduriyetlerin devam etmesi bütün işçiler için yaşatılan “krizin” katmerlenmesine neden olmaktadır. Yönetebilmeyi, topluma sopa sallamak zannedenler de bu zulümden geri adım atmayacak gibi görünmektedirler.

Hem küresel hem de ulusal etkilerin ve dönüşümlerin neticesinde zayıflayan işçi birliktelikleri ve sendikal siyasallıklar maalesef yasal düzenlemelerle iyice zayıflatılmaktadır. İşçilerin kendi ihtiyaçlarını ortaya koyarak örgütlenme kabiliyetlerinin zayıflatılmış olması bir tarafa emek mücadelesini ve sol siyasetini temellük ederek işçileri kenara iten bir siyasal kültür de işçiler için sorun teşkil etmektedir.

24 Ekim’de Kartal meydanında yapılacak olan miting bu anlamda çok büyük önem arz etmektedir. Somut talepleri gayet anlaşılır olan, artık kamusal etkisi neredeyse kalmamış olan “büyük” sendikaların ve meslek örgütlerinin çağrıcılığından çok doğrudan işçi önderliğiyle şekillenen, “Emeğimiz ve Özgürlüğümüz İçin İşçi-Emekçi Mitingi” büyük bir cüretkârlık anlamına da geliyor.

İşçiler vekâleten değil asaleten temsil edilmek ve haklarının gasp edildiği alanlardan haklarını talep ediyorlar. Sadece sermaye dostu devlete ve sömüren sermayeye karşı değil, sol siyasetin köşe başlarını temellük edip hantallaştıran, etkisiz kılan, sıradan ve avam gördükleri işçileri merkeze katmayan kurumları da dikkate almayıp meydana çıkıyorlar. İşçiler kendi haklılıklarına ve öz örgütlülüklerine güvenerek merkeze koşuyorlar.

Bu cüretkârlığı büyültmek ve birileri için daha rahatsız edici kılmak için gayret etmek zorundayız. Hayatımızın her alanına değen siyasal alanın, çoğunluk olan işçiler eline geçmesi için gayret sarf etmek zorundayız. Avutucu demokrasi mugalatarından yorulduk, gerçek demokrasi için kolları sıvamalıyız. 24 Ekim Kartal mitingi bunun mümkünlüğünü gösterebileceğimiz için bir alan açıyor. Safını emekten, hakkı gasp edilenden, aşağıdan gelenden yana yapan herkesin bu girişime destek sunması gerekiyor.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir