CEP TELEFONUNUN EKONOMİ-POLİTİĞİ

Kadrican Mendi

Sokak  röportajlarının şaşmaz repliğine dönüşen “telefonunu çıkar bakalım” talebi üzerinde biraz durmak lazım!

            Zira bu noktada iktidarı “ideolojik” sebeplerle müdafaa edenlerle, iktidarı “ekonomik” gerekçelerle eleştirenler arasında örtülü bir paralelik var aslında; yaygın olarak kullanılan bir tüketim nesnesinin “REFAH” göstergesine dönüşmüş olması!’

            Bu durum 24 Ocak 1980 kararnamesi ve arkasından 12 Eylül darbesiyle başlayan, AKP iktidarıyla tahkim edilen, topraklarımızdaki son neo-liberal saldırının ideolojik zaferini gösteriyor.

            AKP iktidara geldiğinde dünya piyasalarındaki ucuz/bedava kredi imkanı kullanılarak ve kredi kartları/tüketim kredileri vasıtasıyla piyasaya pompalanan “faizli” tüketim imkanı ile kitleler üzerinde “tüketim”in “refah” göstergesi olduğu gibi bir illüzyon yarattı.

            Kitlelerin çılgınca tüketim yaptığı, orta sınıfların ev araba için hayatlarının 10-20 yılını ipotek altına koydukları, daha alt sınıfların ise “marka” giyerek “akıllı telefon” alarak, AVM’ lerde zaman geçirerek bir tür “toplumsal statü” elde ettiklerini düşündükleri bir süreç, beraberinde korkunç bir bilinç kirlenmesine yol açtı.

            Üreten/çalışan sınıflara gerçek ve hayati çıkarları yerine günübirlik bir tüketim imkanı sunuldu. Sürekli bir şeyleri değiştirmek, yenisini/farklısını almak “zorunluluğu” bir “yaşam tarzı” olarak adeta dayatıldı:  “İhtiyaçlar”ını karşılamak için “çalışan” emekçi piyasaya “arz” edilen her şeyi ihtiyaç gözetmeksizin alan/ “talep” eden “tüketici”ye dönüştü bu süreçte.

            İhtiyaçları karşılamak için “arz” yerine, “para kazanmak için arz” ve bunun için de eldeki “icat edilmiş” mala “talep” yaratma amacıyla reklam, manipülasyon ve ucuz kredi arzı!

            Ancak pandemiyle birlikte yeni bir küresel kriz yaşayan dünya sisteminin etkisi ve ülkenin yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik, kötü yönetim ekstraları, elinde cep telefonu, ayağında marka olan genci artık bu işte bir gariplik olduğunu sorgulamaya itiyor, sorguluyor, zira “illüzyon “sona erdi.

            Tam da bu noktada, yaşadığımız korkunç ideolojik manüpülasyon karşısında emekçi/çalışan sınıfa gerçek çıkarının, insana yaraşır bir düzenin, “tüketerek” değil; dayanışma ile, doğayla barışarak, kendini ve toplumunu insani düzeyde geliştirerek varlığını değerli kılabileceği bir toplumsal düzen ile mümkün olduğuna ikna etmek gerekiyor.

            Bunu yaparken ajitasyona da, karmaşık felsefi/ideolojik anlatılara da, vatan millet edebiyatına da ihtiyacımız yok!

            Sınıfın çıkarının nerede olduğu en somut en yalın haliyle kendi hayatında göstermeliyiz.

            Öncelikle;

            Neden “iş güvencesi”ne sahip ol(a)madığını, tüm çalışma hayatının patronun iki dudağı arasında olduğunu anlatmalıyız

            İş güvencesinin olmadığı bir düzende günübirlik işlerde karın tokluğuna çalışmak zorunda kalacağını, yaşı 40’ı geçtikten sonra bunu bile bulamayacağını göstermeliyiz.

            “Taşeronlaştırmanın, “sözleşmeli” çalıştırmanın nasıl doğrudan emekçiyi, çalışanı hedef alan bir “şeytanlık” olduğunu;

            “İş güvencesi”nin olmadığı bir çalışma ortamında neden örgütlenmenin sendikalaşmanın mümkün olamayacağını;

            Sendikanın olmadığı bir yerde işçi/emekçinin sermaye karşısında nasıl savunmasız kalacağını/kaldığını göstermeli, ifşa etmeliyiz.

            Ömür boyu asgari ücrete bile razı olsa, girdiği işten emekli olma şansının her geçen gün azaldığını, kendisine layık görülen asgari ücretle bir ömür yaşamanın; aslında sadece “hayatta kalma” anlamına geldiğini anlamasını sağlamalıyız.

            “Asgari ücret”le “asgari yaşamak”;

            Elinde cep telefonuyla;

            Hayal ettiği bir eğitimi alabilme, sevdiği bir işte çalışabilme, evlenme, çoluk çocuk sahibi olma, hatta kendine ait bir evi olması ümidini bile yitirerek, hayatında bir kez olsun yurt dışına çıkamayacağını, bırakın yurtdışını, kendi ülkesini bile gönlünce gezemeyeceğini bilerek, hastalanırsam sonum ne olur endişesiyle, emekli olmayı başarsam bile üç kuruş parayla kirayı faturaları nasıl öderim korkusuyla yaşamak.

            Tüm bunlar çok mu abartılı geliyor?

            O zaman akıllı telefonunuzu cebinize koyarak, arkanıza yaslanın önce kendi ailenizi sonra komşularınızın, akrabalarınızın, tanıdıklarınızın durumlarını düşünün; 10 yıl önce ne durumda olduklarını hatırlamaya, bugün sosyo/ekonomik durumlarının ne olduğunu kavramaya ve buradan da 10 yıl sonra neyle karşı karşıya olacağımızı çıkarmaya çalışın!

            Sonrada dışarı çıkıp derin bir nefes alın ve kendinize “Ne yapmalı?” sorusunu sorun!

            Eğer gerçekten geleceğiniz için mücadele etmeyi göze alıyorsanız sandığınızdan daha fazla seçeneğiniz olduğunu göreceksiniz!

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir