YAĞMA”NIN EKONOMİ-POLİTİĞİ “ŞAPKADAN TAVŞAN ÇIKARMAK”

Kadrican Mendi

“Amerikan mucizesi ” mottosu bir Hollywood fantezisi değildir. Amerikan sermayesinin ve kurulu düzeninin korkunç sömürü çarkının gücünü ve sürekliliğini gözlerden saklamaya yarar aslında! Hiçbir sosyal güvencesi olmaksızın en çıplak sömürü koşullarında çalışan Amerikalı emekçilerin bir gün “çok zengin” olabilmeleri hayalini/ihtimalini canlı tutmaya yarar! Böyle bir mucize ihtimali varsa eğer, statükoyu karşımıza almaya, kavga etmeye gerek var mı? Böyle bir karşı koyuş bir gün “bir Amerikan mucizesi” yaşama ihtimalini yok etmez mi?

Bizde durum bundan biraz daha farklı, kendine özgü “yerli ve milli” özellikler barındırıyor!

Öncelikle Türkiye emekçileri cumhuriyetin hiçbir döneminde bütünüyle bir sanayi proleteryası özellikleri göstermedi! Zira toplam emekçi/çalışan sınıf içinde sanayi işçileri, küçük bir yüzde teşkil etti.

İkincisi kapitalist sistemin öne çıkan modelleri olarak, “Türkiye sol”unun kafasında mutlak “arketipler” olarak kodlanan, gelişmiş (!) batılı ülkelerdeki gibi, hayatın tamamının, belli bir sektörde üretim yapan dev fabrikaların etrafında örgütlendiği, “sanayi kentleri” bizde (İstanbul, İzmit, Adapazarı, Bursa gibi) bir kaç şehir dışında oluşmadı. Oluşan yerlerde de sanayi tesisleri ağırlıklı olarak 20 kişiden az işçinin çalıştığı, “atölye” vasfını taşıyan işyerlerinden oluştu.

Gündelik hayat işyeri etrafında değil toplumsal ilişkiler etrafında örgütlendi.

Sıfırdan şehir kurabilecek kudrette kapitalistler olmadığı için, sermayenin ihtiyaç duyduğu geniş işçi kitlelerinin mevcut şehirlere doldurulması ve bunun için de kent rantının yağmalanmasına göz yumulması gerekti. Demokrat Parti iktidarıyla hızlanan köyden kente göç ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan “gecekondulaşma”  süreci aslında bizatihi devletin, sermayenin işgücü ihtiyacını sağlamak için kamu kaynaklarının yağmalanmasına göz yumması anlamına geliyordu.

Zamanla kendi “arabesk” kültürünü oluşturan “gecekondu”laşma, “fakir işçilerin zor şartlarda yaşamaya çalıştığı yerler” olarak algılandı, romantize edildi. Ve fakat bu söylem “zor şartlar”ın hem sebebi hem de  “fail”i olan sermayenin görünmez kılınarak, üretim maliyetinin en önemli kısmının, devlet eliyle kamuya/toplumun tamamına yüklemesi anlamına geliyordu.

Köyünden/topraktan kopup şehre çalışmaya gelen emekçi için orada bir “gecekondu” sahibi olabilme ihtimali tam da bu toprakların “Amerikan mucizesi” idi.

Bugün trilyonluk rantlara dönüşen “gecekondu” mahalleleri olgusu, sermayenin ihtiyaçları uğruna, “düzen”  tarafından belli toplumsal kesimlerin kamu kaynaklarını “yağmalama”sına izin veren, hatta bunu -kısa vadeli oy depoları olarak görerek- teşvik eden bir ekonomi-politik araca dönüştü.

Sonraki tüm seçimlerde de – en son 2019 yerel seçimleri öncesinde de görüldüğü üzere- “imar affı” uygulamaları üzerinden iktidarlar, kamuya ait varlıkları “belli bir sınıf”a yağmalattırdılar.

Bu sınıf, cumhuriyetin kuruluşundan, hatta daha öncesinden başlayarak, önce gayr-ı Müslimlerin emval ve emlakını yağmalatılarak, sonrasında kamu servetlerinin hemşehrilik, mezhep, etnik kimlik, aşiretçilik, partililik ilişkileri üzerinden belli gruplara sermaye aktarımı olarak yürütülen, Cumhuriyet’in bürokrat-sermaye iktidar bloğunun üzerine yerleşeceği “iktidar payandası bir sınıf yaratma projesi” idi.

Bugün dahi “emek sınıfı”nın burjuva karakteri gösteren tutumlarında, yukarıda zikredilen ağlar/irtibatlat üzerinden bu “yağma”ya ortak edilerek oluşturulmuş “orta sınıf”la içiçe geçmişliğin etkisi yadsınamaz.

“İşçilerin sağ partilere oy veriyor” olmasına ilişkin gerçeğin altında yatan bu içiçe geçmişliği görmemiz lazım; fabrika’da çalışıp mahallede kahvehane işleten, vasıfsızlık amelelik yapıp köyünden “fındık” geliri olan bir çalışan/emekçi’nin,  hem kişisel kazanımlarını riske atmayacak, hem de toplumsal konumunu meşrulaştıran siyasetlerin tabanını oluşturması şaşılacak değil üzerinde düşünülecek bir gerçekliktir.

 Bu yazının amacı Türkiye emekçi sınıfının tahlili değil elbette…

Ancak sarayın son hamlesi ile yaptığı “dövize endeksli mevduatlara devlet garantisi” hamlesi, bu sınıfsal karakterin kamusal “yağmaya” ortak edilerek kolayca yedeklenebileceğini bir kez daha gösterdi. Bu, kısa vadeli kişisel menfaatlerin, uzun vadeli kamusal maenfaatlerin kolayca önüne konulabileceğini bilen devlet kafasının ustalıklı bir hamlesi idi!

           *** 

Tüm tezlerini bu şehirli orta sınıf hassasiyetleri üzerinden geliştiren muhalefetin birden dut yemiş bülbüle dönmesinde bu sınıf tahlilinin yapıl(a)mamış olması yatıyor.

 Emek sınıfının, özellikle pandemi sonrasında, bu orta sınıf açmazından süratle ayrışmaya başlaması “emek siyaseti” iddiasındaki tüm yapılar için odaklanılması gereken öncelikli süreçtir.

Bu sürecin sloganları “Göçmen düşmanlığı, Misak-ı Milli, Mavi vatan, sınır ötesi operasyon, çeyrek altın fiyatı, laiklik, Atatürkçülük, Cumhuriyet… vs.”  değil; başta “iş güvencesi” olmak üzere sınıfın örgütlenmesinin, sendikalaşmasının, dolayısıyla siyaset yapabilmesinin önünü açacak temel haklarının anayasal güvenceye kavuşmasına ilişkin somut talepler olmalıdır.

Sınıf’ın muhatabı Müsiad/Tüsiad gibi patron kulüpleri değil siyasal arenadır. Siyaset yapma iddiasındaki tüm yapıların somut talepler üzerinden zorlanması, “sınıf”a orta ve uzun vadeli çıkarının “dolar/TL paritesi”nde değil, ülkenin kaynaklarından ve üretiminden hak ettiğini alabilmesinde olduğunu somut, programatik adımlar atarak göstermek bugünün tarihi sorumluluğudur.

Hedef kitle olarak “orta sınıf ve hassasiyetlerini” seçen siyasetler, kendisine “devrimci/sol” diyenler dahil, toplumun içine doldurulduğu sirkin bir tribün izleyicisi/eleştirmeni olmak dışında tutum, milletvekilliği sayısı dışında bir hedef geliştiremedikleri sürece “sağ”ın her seferinde “şapkadan tavşan çıkarması”na ve kitle desteğini konsolide etmesine şaşırmaya devam edecekler.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir