Göçmenler ve Mülteciler

Kadrican Mendi *

Son dönemde göçmen/mülteciler üzerinden köpürtülen faşist dalgayı aslında göçmenler ve mülteciler gibi ayrıştırılarak değerlendirmek istiyorum zira göçmenler ve mültecilerin çok fazla kesişme noktası olsa da bugünü anlayabilmemiz açısından ayrı ayrı değerlendirilmeleri gerektiği kanısındayım.

Defaten zikrettiğimiz ancak bugünü anlayabilmemiz için kaçınılmaz önemde olan tarihsel arka planı hatırlamakta fayda var: Osmanlının kozmopolit bir imparatorluktan bir “Türk devleti”ne dönüşmesi “zorunluluğu”nu hisseden Tanzimat’ın/Meşrutiyet’in aydın/bürokrat/askerlerden oluşan yeni iktidar bloğu, çözümü bunun öncelikle mevcut gayr-ı müslim nüfusu “def ve imha”  etmek ve bunlardan boşalan alanlara dışarıdan Türk, olmadı “Türkleştirileceği” düşünülen Müslüman nüfus yerleştirmek siyasetini uygulamakta buldular!

Aslında Selçuklu’nun/Osmanlı’nın demografi mühendisliği geleneği açısından bu çok yeni bir şey değildi. Balkanlar’da Katolik Habsburglara karşı, doğuda ise “Şii tehdidi”ne karşı denge unsuru olarak düşündükleri farklı mezhep ve milletleri sistematik olarak göç, tehcir, iskân ve imha aracılığıyla kullanmışlardı. Farklı olan; ulus devletler çağında imparatorluk siyasetlerinin “birleştirici hanedan”ının yerini “inşa” edilmiş “ulus”ların almış olmasıydı.

Cumhuriyet döneminde Bulgaristan başta olmak üzere Balkanlardan bir buçuk milyon civarında “Türk” göçmen getirildi. Bunun dışında 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ordusunda savaşan “Doğu Tugayları” mensupları ve ailelerinden tutun, Kırım, Özbekistan, Afganistan, Doğu Türkistan, İran, Irak ve Suriye’den belli bir sistematik içinde yüzbinlerce göçmen ülkeye getirilerek, bizzat devletin plan ve koordinasyonu dâhilinde “uygun” görülen yerlere yerleştirdiler.

Bu stratejik planlamanın altında, devletin yaratmaya çalıştığı “Türk ulusu”nun bir türlü istenilen kıvama gelememesinin yarattığı kriz vardı.

“On yılda 15 milyon Türk yarat”tığı iddiasındaki Kemalist Cumhuriyet, aslında kendi iddiasıyla çelişerek asimilasyon ve imhanın tüm araçlarını kullanmak zorunda kaldı!  Balkan ve Kafkas göçmenlerini, Karadeniz halklarını asimile ederken, Kürt nüfusu üzerinde -çokluğu dolayısıyla- başarılı olamadı. Asimilasyonun tüm araçları kitlesel anlamda başarısız oldu. Kürt coğrafyasındaki zorunlu iskân, sömürge idaresi uygulamaları ve sistematik şiddete rağmen Kürtler, Kemalist iktidar bloğunun gözünde bir “beka meselesi” olacak kadar kalabalık ve “gayr-ı Türk” görülmeye devam ettiler.

19 Aralık 1996’da basına sızan MGK raporunda; “hızla artan Kürt nüfusunun 2010 yılında toplam nüfusun yüzde 40’ına, 2025’te yüzde 50’sinin üzerine çıkma eğiliminde’‘ olması rejim açısından “beka sorunu“nun devam ettiğine işaret ediyordu.

Dolayısıyla bugün mülteci meselesi olarak tartıştığımız sorunun bir boyutu aslında Kürt nüfusunun engellenemeyen artışı karşısında geliştirilen “demografi mühendisliği”  olarak göçmen politikasıyla ilintili.

Asimile edilemeyen parça Kürtler, halen sistem açısından öncelikli bir sorun olarak görülüyor. Verilen tepkiler; doğurganlık oranının diğer bölgelerin çok üstünde olması karşısında Kenan Evren’in bölgede başlattığı “doğum kontrolü” ve 2000 sonrası Erdoğan’ın başlattığı “en az üç çocuk” kampanyası gibi yumuşak müdahalelerden, şu anda yaşadığımız milyonlarca göçmenin devlet eliyle/göz yummasıyla sınır içine dâhil edildiği radikal operasyonlara kadar genişleyen bir skalada devam ediyor.

Bu noktada sistem açısından yapılmaya çalışılan şeylerden birinin toplam nüfus içindeki “Kürt olmayanlar”ın sayısını arttırarak oransal olarak Kürt nüfusunu azaltmak olduğunu görüyoruz!

80 milyon nüfus içindeki 40 milyon Kürt, toplam nüfusun %50 sini oluştururken, eklenen 10 milyon “Kürt olmayan” nüfus ile bu oran %36 ya düşürülebilir mesela!

Açık kapı göçmen siyasetinin ikinci ayağında ise sistemin “stratejik derinliği“inin bir yansıması olarak Suriye’nin Kürt bölgesinde Arap/Kuzey Afrikalı/Çeçen’lerden, ama ağırlıklı olarak “selefi“ görüşe sahip grupların hâkimiyetinde koloniler oluşturmak…  Türkiye’ye göç etmiş Suriyelileri tekrar zorla göçe tabi tutarak buralara yerleştirmek planı da bunun bir uzantısı olarak okunabilir!

Yine ağırlıklı olarak Suriyelilere (ki onlarında özellikle Halep doğumlu olanlarına) vatandaşlık verilerek elde edilmesi planlanan şey hem Suriye siyasetinde orta vadede etkili olabilme düşüncesi hem de iç siyasette iktidara bağlı bir oy deposu yaratma hevesi.

Evet, bu “stratejik analizi, bir arka plan olarak göz önünde tutmak şartıyla meselenin ikinci kısmına, yani “mülteci“lere dönük yükseltilen nefret dalgasına gelebiliriz.

Söz konusu yabancı düşmanlığı olunca “göçmen“ değil de “mülteci“ kavramının kullanılması aslında olayın ideolojik arka planını da ele veriyor!

Tam da bu noktada öncelikle ve bir kez daha şunu söyleyelim; Karşı karşıya olduğumuz sorun “ülke kaynakların herkese yetmeyeceği“ tehlikesi değil!

Temel sorun dünya kaynaklarının herkese adil bir şekilde dağıtılmasını imkânsız kılan kapitalist egemen sistemdir. Bu sistem devletler aracılığıyla asıl sorunu, halklar arasında çatışma alanları oluşturarak gizlemeye çalışıyor! Kapitalizmin çizdiği “pazar“ sınırları halklara kutsal emanetler olarak sunuluyor ve buradan sınır dışı halklara karşı köpürtülen öfke “vatanı savunmak“ gibi tehlikeli bir söylem üzerine kurulmuş bir propaganda aracılığıyla meşrulaştırılıyor!

Biz, ülkenin emekçileri bu zokayı yutmamalıyız!

Ucuz iş gücü olmanın dışında hiçbir statüye layık görülmeyen “mülteciler“ tüm olumsuzlukların sebebi olarak hedefe konuyor! Ekranlara yansıtılan taciz, soygun, cinayet gibi kriminal olaylarla “Gülhane’de çiçekleri koparan barbarlar“ görüntüleri aynılaştırılarak tehlikenin ne kadar büyük olduğu mesajı veriliyor durmadan.

Bu durum hem muhalefetin iktidar karşısında mevzi kazanmak uğruna nasıl kolayca faşizme kayabileceği tehlikesini ele verirken hem de Ümit Özdağ örneğinde görüldüğü gibi; yaygınlaştırılan nefret atmosferini mantıki sonuçlarına kadar götürerek dört başı mamur bir faşist partinin ülke için bir ihtiyaç olduğu tezini meşrulaştırıyor! Soylu’nun temsil ettiği “stratejik faşizm“ karşısında Özdağ’ın popülist faşizmi…

Ülkenin emekçileri, rızklarını çalışarak kazananlar bu yaşananlara sınıfsal açıdan bakmak zorundalar. Bizim için Suriyeliler gibi “özcü“  bir kategori olamaz; vatandaşlık için servetini Türkiye’ye taşıyan patron ile tekstil atölyesinde karın tokluğuna çalışan Suriyeli bizim için aynı olabilir mi?

Bizim için Suriyeli veya Afganlı gibi, bağlamından ve sınıfsal özünden koparılmış bir hakikat olamaz! Bizim için; milletlerin emekçileri ve onları sömüren kapitalistler dışında hiç bir ayırım söz konusu olamaz.

Ülkemize bir şekilde gelmiş olan göçmen ve mültecilere karşı tutumuz bu sınıfsal yaklaşımın dışında şekillendiği anda faşizme kayma tehlikesi taşır. Safımız Suriyeli patronun değil ama Suriyeli emekçinin, kadının, çocuğun yanıdır! Ve bizim kutsal vatanımız emeğiyle geçinen insanların yaşadığı tüm yeryüzüdür!

* İKEP Sakarya İl Temsilcisi

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir